2 Mart 2026: İran-İsrail Savaşı ve Bölgesel Dengelerin Dönüşümü

Bölgemiz küresel dengeleri temelinden sarsan devasa bir çatışma sarmalına girmiş durumda. 28 Şubat’ta başlayan ve İran’ın en üst düzey lider kadrosunu hedef alan saldırılar, bölgeyi geri dönüşü olmayan bir “topyekün savaş” senaryosuna taşıdı.

Tahran’da Liderlik Boşluğu ve “Geçici Konsey” Dönemi

İran’ın ruhani lideri Ali Hamaney’in, beraberindeki Genelkurmay Başkanı ve Devrim Muhafızları komutanlarıyla birlikte hayatını kaybetmesi, 1979 Devrimi’nden bu yana rejimin karşılaştığı en büyük varoluşsal krizdir. Anayasanın 111. maddesi uyarınca kurulan Geçici Liderlik Konseyi, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Yargı Erki Başkanı ve Ayetullah Ali Rıza Arafi’den oluşuyor.

Dış kaynaklardan edinilen bilgilere göre, Ayetullah Arafi’nin geçici olarak dini liderlik görevlerini üstlenmesi, rejimin radikal kanadı ile pragmatist kanadı arasındaki dengeyi koruma çabası olarak yorumlanıyor. Ancak sahadaki askeri kayıplar ve komuta kademesindeki zafiyet, bu yeni yönetimin “karar alma hızını” ciddi şekilde test ediyor. Pezeşkiyan’ın “Bu savaş bize dayatıldı” açıklaması, rejimin hem iç kamuoyunu konsolide etme hem de uluslararası meşruiyet arama çabasının bir yansımasıdır.

İstihbarat Zafiyeti ve Teknolojik Asimetri

Savaşın ilk üç gününde ortaya çıkan tablo, İran’ın askeri savunma doktrinindeki devasa açıkları göz önüne serdi. Muhsin Fahrizade suikastından (2020) bu yana süregelen istihbarat sızıntılarının, bugün en üst kademeye kadar ulaştığı görülüyor. İsrail’in siber-kinetik saldırıları, sadece fiziksel hedefleri değil, İran’ın iletişim ağlarını da felç etmiş durumda.

İran semalarında Yak-130 ve Mig-29 uçaklarının devriye gezmesi, olası İHA ve SİHA saldırılarını engellemeye yönelik sembolik bir savunma refleksi olarak değerlendirilse de, İsrail’in teknik üstünlüğü karşısında bu çabaların sivil kayıpları (örneğin Gande Hastanesi saldırısı) önlemekte yetersiz kaldığı görülüyor.

Hürmüz Boğazı ve Küresel Enerji Şoku

Dünya petrol ticaretinin yaklaşık beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı, savaşın üçüncü gününde fiilen kapanma noktasına geldi. İran donanmasının geçişleri kısıtladığı ve boğazın en dar noktalarına su altı drone sürüleri yerleştirdiği yönündeki raporlar, Brent petrol fiyatlarını aniden 82 dolar seviyesine fırlattı.

Ekonomistlerin uyarılarına göre, bu hattaki uzun süreli bir kesinti küresel bir stagflasyon (durgunluk içinde enflasyon) dalgasını tetikleyebilir. Suudi Arabistan’daki Aramco tesislerine yapılan ve Yemen’deki Ensarullah (Husiler) güçlerine atfedilen saldırılar, enerji güvenliğinin sadece bir boğazla sınırlı olmadığını, tüm üretim altyapısının tehdit altında olduğunu kanıtlıyor.

Türkiye Ekonomisi Üzerindeki “Enflasyon ve Cari Açık” Baskısı

Türkiye, enerji ihtiyacının önemli bir kısmını ithalat yoluyla karşılayan bir ülke olarak, bu krizin ekonomik faturasını en doğrudan hisseden aktörlerden biridir. Uzman analizlerine göre, petrol fiyatlarındaki her %10’luk artış, Türkiye’de enflasyona yaklaşık 1 puanlık ek yük getirmekte ve cari açığı milyarlarca dolar büyütmektedir.

  • Enerji Maliyetleri: Tebriz-Ankara boru hattı üzerinden gelen doğalgazın kesilmesi veya sözleşme yenileme sürecindeki belirsizlikler, sanayi üretim maliyetlerini artırma riski taşıyor.
  • Finansal Piyasalar: Jeopolitik risk primi nedeniyle Borsa İstanbul (BIST 100) haftaya sert kayıplarla başlarken, yatırımcıların “güvenli liman” olarak gördüğü altın ve dolara yöneldiği gözlemleniyor.

Sosyal ve Demografik Riskler: Yeni Bir Mülteci Akını mı?

Savaşın en az konuşulan ancak en kalıcı etkisi, potansiyel nüfus hareketliliğidir. İran’da yaşayan yaklaşık 30 milyonluk Türk nüfusu ve çatışma bölgelerinden kaçmak isteyen sivil halk, Türkiye sınırına doğru devasa bir mülteci akını başlatabilir. Sahadaki gözlemler, 3 ile 5 milyon arasında bir insanın yerinden edilme riskiyle karşı karşıya olduğunu gösteriyor. Bu durum, Türkiye için sadece ekonomik değil, aynı zamanda ciddi bir sosyal ve demografik güvenlik meselesi haline dönüşebilir.

İran-İsrail savaşı, klasik bir sınır çatışmasının ötesine geçerek bir “sistem değişikliği” mücadelesine evrilmiştir. ABD ve İsrail’in İran’daki rejimi hem askeri hem de ekonomik olarak çökertme hedefi, bölge ülkelerini de ateş çemberine dahil etmektedir. Türkiye’nin bu süreçte izleyeceği “itidalli ama hazırlıklı” politika, hem enerji koridorlarını güvence altına almak hem de sınır güvenliğini korumak adına hayati önem taşımaktadır.