Qualia


bir a.i. roman denemesi

Prolog

Otobüs kalabalıktı. Hangi mevsimdi, kimse şimdi söyleyemez; sıcaklık öyle bir şeydi ki mevsim sormaya gerek bırakmıyordu, ter ve sıcak metal kokusu camlardan içeri sızan toz kokusuyla karışıyor, yolcuların omuzları birbirine yapışıp ayrılıyordu her sarsıntıda. Ayakta duracak yer kalmadığı için mi, yoksa çocuk istediği için mi, artık bilinmiyor – adam çocuğunu kucağına almıştı. Çocuğun bir bacağı babasının dizine yaslanmış, onun sıcaklığını, terli pamuklu kumaşın dokusunu alıyordu; öbür bacağı koltuğun kenarından boşluğa sarkmış, her duraklamada hafifçe sallanıyor, hiçbir şeye değmiyordu.

Otobüsün içinde başka sesler de vardı: bir kadının, önündeki yolcuya, durağın kaçıncı olduğunu sorması; bir gencin kulaklığından sızan, kimsenin tanıyamadığı bir melodi; şoförün, her durakta, aynı yorgun tonla “geçin lütfen, arkaya geçin” demesi. Hiç kimse, o anda, bir başkasının kafasının içinde neler olup bittiğini merak etmiyordu – herkes kendi durağını, kendi yorgunluğunu, kendi küçük sıkıntısını düşünüyordu, ve bu, bir bakıma, dünyanın her zamanki hâliydi.

Koltukların eski, kahverengi muşambası, yıllarca süren oturuşlarla yer yer çatlamış, çatlakların arasından sarımsı bir köpük taşmıştı; tutamaklar, sayısız elin değmesinden, parlak, neredeyse aynalı bir hâl almıştı. Tavanda, bir köşede, bir vantilatör dönüyordu, ama döndüğü kadar hava vermiyordu, sadece içerideki sıcağı, durmadan, aynı şekilde karıştırıyordu. Bir yerlerden, belki bir yolcunun çantasından, taze ekmek kokusu geliyordu – o gün alınmış, hâlâ ılık bir somun, kâğıda sarılı, kimsenin dikkatini çekmeyen küçük bir ayrıntı.

Sonra kaşıntı başladı. Sallanan bacakta, dizin biraz altında, tam da otobüsün o tarafa açılan küçük penceresinden gelen kuru, tozlu rüzgârın değdiği yerde. Çocuk önce kıpırdandı yalnızca, küçük, sabırlı bir kıpırdanmayla, belki kendiliğinden geçer diye bekleyerek; ama geçmedi, tam tersine, deri boyunca yayılan, küçük, ısrarlı bir uyarı gibi büyüdü. Sonunda dayanamadı: “Baba, bacağım kaşınıyor.”

Baba elini indirdi ve kucağına yakın olan bacağı kaşıdı – sıcak, terli, kendine en yakın olanı. Eli oradaydı zaten, en az çaba ile en kolay ulaşılan yer oraydı; belki düşünmedi bile, belki düşünmeye vakti olmadı, belki de düşünmek, o kalabalık otobüste, o sıcakta, lüks sayılacak bir şeydi.

Çocuk öfkeyle silkindi. “Baba, görmüyor musun, diğer bacağım kaşınıyor.”

Adam durdu. Belki baktı, belki bakmadı; belki gülümsedi, “tamam tamam” dedi içinden geçirerek, belki de hiçbir şey demedi. Anlatının burada kesildiği söylenir, sadece bir yerlerde, kimsenin tam olarak hatırlamadığı bir kalabalık otobüste, gerçekten olmuş olabileceği. Çocuk hâlâ kaşınıyordu. Baba hâlâ yanlış yeri kaşıyordu. Otobüs duraktan durağa ilerlerken ikisi de bir şey söylemedi artık. Belki söylenecek bir şey kalmamıştı; belki de söylenecek şey, dilin hiçbir zaman ulaşamayacağı bir yerdeydi – tıpkı çocuğun ısrarla işaret ettiği o bacak gibi: orada, gözle görünür, parmakla kolayca bulunabilir, ve yine de bir türlü bulunamaz.

Otobüs, son durağa doğru ilerlerken, dışarıda, camın ardında, şehir akıp gidiyordu – gri binalar, gri kaldırımlar, ve onların üstünde, hiçbir şeyin değiştiremeyeceği kadar sade bir gökyüzü. Çocuk, bir süre sonra, kaşıntıyı unuttu, unutmuş gibi yaptı; başını babasının omzuna yasladı, gözlerini kapadı, ve otobüsün sarsıntısına bıraktı kendini, sanki bedenin hatırladığı şey, zihnin unuttuğu yerde bile devam edebilirmiş gibi.


Birinci Kitap: Mavi

Selim Argun saat altı buçukta uyanırdı, çalar saat çalmadan. Uyumadan önce zihnine “altı buçuk” diye fısıldar, sabah tam o dakika gözlerini açardı; sonra duvar saatine bakar, rakamların gerçekten altı otuz olduğunu görür, içi rahatlardı. Bu rahatlamanın adını hiç koymamıştı, ama her sabah aynı biçimde gelirdi: içindeki bir şeyin dışarıdaki bir şeyle ölçülebildiğine, karşılaştırılabildiğine, doğrulanabildiğine dair küçük bir güven. Günün geri kalanında böyle bir kanıt bir daha ele geçmezdi; gün, doğrulanamayan şeylerle doluydu. Ama altı buçuk her sabah oradaydı.

Yatakta birkaç dakika daha kalır, tavana bakardı – beyaz, düz, her yıl yeniden badanalanan, dairenin geri kalanı gibi “tarafsız” bir tavan. Dairesi İkinci Bölge’deydi, AKSD personeline ayrılan blokların üçüncüsünde, dördüncü katta; pencereden karşı binanın cephesi görünürdü: devlet onayıyla boyanmış, “tarafsız gri” denen, hiçbir şeye eğilim göstermeyen bir gri. Cephelerin böyle boyanması on yıl önce zorunlu olmuştu; gerekçesi, taşınanlara verilen broşürde yazıyordu: renk uyarıcılarının kamusal alanda asgariye indirilmesi, bireysel algı farklarının toplumsal sürtünmeye dönüşmesinin önlenmesi. Selim bu cümleyi ezbere bilirdi. Ezbere bilmek ile inanmak arasındaki farkı hiç düşünmemişti; fark, herhangi bir forma yazılabilecek bir şey değildi çünkü.

Mutfakta çayını koyarken radyo açıktı, alçak sesle. Spiker günün ortalama algı uyumu endeksini okuyordu: yüzde seksen üç virgül dört, geçen haftaya göre sabit. Selim bu rakamı her sabah dinlerdi – ne anlama geldiğini tam bilmeden, ama bilmemenin de bir önemi olmadığını sezerek; endeks yükseldiğinde haberler daha neşeli okunur, düştüğünde daha temkinli okunurdu, anlaşılması gereken bu kadardı. Endeksin ardından iki duyuru geldi. Birincisi: Üçüncü Bölge’de yeni evlilik başvurularında “renk uyumu beyanı” zorunlu hâle getirilmişti; eşleşmesi yüzde yetmiş beşin altında kalan çiftler ek danışmanlık sürecine yönlendirilecekti. İkincisi: Toplumsal Uyum Bildirim Hattı’na yapılan ve doğrulanan bildirimler için ödenen uyum primi bu ay yüzde on artırılmıştı; spiker, “vatandaşlarımızın gösterdiği duyarlılığa teşekkür ederiz” diye ekledi – teşekkür eden bir sesle değil, teşekkürü okuyan bir sesle.

Selim ekmeğini kesti, çayını içti. Gözü, masanın köşesindeki boş cam kül tablasına takıldı – babasından kalma; o evde yıllardır kimse sigara içmemişti, ama atmak da kimsenin aklına gelmemişti. Bazı nesneler, işlevini kaybettikten sonra, yalnızca yer tutmaya devam ederdi. Yer tutmak da, bir bakıma, bir işlevdi.

Kapıdan çıkmadan önce antrede bir an durur, ayakkabılarını bağlardı. Duvarda tek bir çerçeve asılıydı; içinde fotoğraf değil, babasının öğretmenlik diploması vardı – otuz yılı aşkın süre önce alınmış, kenarları hafifçe kıvrılmış. Selim ona bakmazdı. Evde başka görüntü yoktu. Bir keresinde, çocukken, annesine neden hiç fotoğraf olmadığını sormuştu. “Kaybolmuş taşınırken,” demişti annesi – kısa, kapanış bırakmayan bir cevap – ve Selim bir daha sormamıştı.

İşe yürüyerek giderdi; yirmi dakika, her gün aynı güzergâh. Sokaklar bu saatte sessiz olurdu – süpürgecilerin fırçalarının kaldırıma sürtünürken çıkardığı kuru hışırtıdan başka ses olmazdı. Selim yürürken genellikle hiçbir şey düşünmezdi; bunu da bir tür erdem sayardı: zihnin boş, düzenli bir ritimle ilerlemesi, ayakların kaldırım çatlaklarını kendiliğinden atlaması.

O sabah, ikinci kavşakta, küçük bir kalabalığa rastladı. Bir kadın, elinde bir form, kapısının önünde bir memurla konuşuyordu – sesini yükseltmemeye çalışarak, ama titreyerek. “Ben yıllardır bu sokakta oturuyorum,” diyordu, “komşularım bilir, ben hiçbir zaman-” Memur sabırlıydı, mesafeliydi: “Hanımefendi, şikâyet kayda geçmiş. Biz prosedürü uyguluyoruz.” Kadın, kimin şikâyet ettiğini sordu. “Bildirimler anonimdir,” dedi memur. “Ama savunma hakkınız saklı. Üç nüsha.” Selim geçerken formun başlığını gördü: Kromatik Şikâyet Bildirim Formu. Komşulardan biri, anlaşılan, kadının penceresindeki perdenin rengini uyumsuz bulmuştu. Selim adımını kesmedi; bu sahneyi daha önce de görmüş olmalıydı, belki yüzlerce kez, şehrin olağan sesleri arasında. Ama o sabah, üç kavşak boyunca, kadının “ben hiçbir zaman” deyip yarım bıraktığı cümlenin nasıl biteceğini düşündü. Hiçbir zaman – ne? Cümlenin sonu yoktu, çünkü suçun tarifi yoktu. Tarifi olmayan suçun savunması da olmazdı; yalnızca nüshası olurdu.

Üçüncü kavşakta her zamanki pano duruyordu: AİLE, UYUMLU ALGI ÜZERİNE KURULUR. EVLİLİK ÖNCESİ TESTİNİZİ YAPTIRDINIZ MI? Altında el ele tutuşmuş bir çift; ikisinin gözlerinde aynı, standart mutluluk. Bu çizim şehrin her köşesinde aynıydı – formların üst köşesinde, broşür kapaklarında, durak camlarında. Ne kadar mutlu oldukları okunuyordu; neden mutlu oldukları okunmuyordu, çünkü neden, bakanın kendi içinden gelirdi, ve figür, azami vatandaşa ulaşmak için, tam da nedenin olmadığı yerden gülümsüyordu.

AKSD binası caddenin sonundaydı, çevresindeki binalardan bir kat yüksek – gri değil, kurumsal mavi: hiçbir vatandaşın kendi evinde kullanmasına izin verilmeyen bir ton. Cephede, büyük harflerle: NE HİSSETTİĞİNİ BİLMEK, NE OLDUĞUNU BİLMEKTİR. Selim bu cümleye bakmadan geçerdi; ama harfler her gün aynı yerde, aynı büyüklükte, gözünün kenarında dururdu. Okunmayan şeylerin de bir ağırlığı vardı – belki okunanlardan kalıcı; çünkü hiç tartışılmamış olurlardı.

Kapıdan girerken her şey aynı sırayla olurdu: kimlik kartı, avuç içi, sonra – sevmediği ama alıştığı kısım – küçük ekranda beliren renk kartına üç saniye bakmak ve “evet, gördüğünüz renk budur” yazısına dokunmak. Günlük doğrulama ritüeli: üç saniyelik, anlamsız görünen, hiç atlanmayan. Ekranda hep aynı mavi çıkardı; Selim hep aynı yere dokunurdu; gün başlardı. Neyi doğruladığını hiç sormamıştı. Dokunmak, sormanın yerine geçiyordu – belki de tam bunun için konmuştu oraya.

Lobide, girişin hemen ardındaki vitrinde, artık kullanılmayan bir cihaz sergilenirdi: 1. NESİL EŞLEŞTİRİCİ – KESİNLİĞİN BAŞLANGICI. Levhaya göre kurumun elli yıllık bilim mirasının ilk parçasıydı; bugünkü modele, bir el arabasının bir trene benzediği kadar benziyordu. Arada iki nesil ve otuz küsur yıl vardı, ama levha nesillerden söz etmezdi. O sabah, asansörü beklerken, Selim’in gözü istemeden levhaya takıldı ve “başlangıç” kelimesi tuhaf geldi ona. Başlangıcı olan şeyin sonu da olabilirdi. Levha bunu düşünmemiş gibiydi.

Eşleştirme Kayıt Şubesi üçüncü kattaydı – pencereleri kuzeye bakan, gün boyu neredeyse hiç değişmeyen bir ışıkla aydınlanan koridorun sonunda. Selim’in masası ortadaydı; sağında Tijen, solunda boş bir masa. Önceki memur iki ay önce “kişisel sebeplerle” nakil istemişti; kimse fazla soru sormamıştı. Masada, eski sahibinden kalma bir kahve lekesi duruyordu. Kimse silmemişti – silmek, masayı yeniden kullanılabilir kılacaktı sanki, boşluğu boşluk olmaktan çıkaracaktı; ve boşluğun unutulması, nedense, kimsenin istediği bir şey değildi.

“Günaydın,” dedi Tijen, başını dosyadan kaldırmadan. “Bugün üç test var sende. Biri periyodik.”

İlk vaka dokuzda geldi: on sekiz yaşında bir kız, reşitlik testi. Annesi kapıya kadar eşlik etmiş, tedirgin bir gülümsemeyle geride kalmıştı. Kızın elleri çantasının kayışını sıkıyordu; parmak boğumları beyazlamıştı. “Rahat olun,” dedi Selim – eğitimde öğretilen, ne rahatlatıcı ne soğuk, tam aradaki sesle – ve kızı test odasına aldı, çeneliğe oturttu, başını sabitledi. Oda küçüktü, penceresizdi; tavandaki paneller ışığı her noktaya eşit dağıtıyordu: gölgesiz, derinliksiz, her şeyi düz ve ölçülebilir kılan bir ışık.

Eşleştirici odanın ortasında duruyordu – beyaz, parlak, insan boyunda. Göz hizasındaki ekranda, sırayla, kırk iki renk kartı belirirdi; her biri tam üç saniye. Kız her karta bakarken aygıt iki şeyi ölçüyordu: göz bebeğinin tepkisini ve dudaklardan çıkan tek kelimeyi. Mavi. Kırmızı. Yeşil. Selim yan ekranda akan eğrileri izledi; sapma yoktu. On dördüncü kartta kızın eli titredi – belki odanın soğuğundan, belki değil – ama eğri bunu kaydetmedi, çünkü titreme, ölçülen şeylerden biri değildi. Yirmi yedinci kartta kız bir an duraksadı, “yeşil” dedi; sesi bir öncekinden alçaktı. Bu da kaydedilmedi; ses de ölçülen şeylerden biri değildi. Aygıtın ölçmediği şeylerin listesi tutulmuyordu. Tutulsaydı, ölçülenlerden uzun olurdu.

Kırk iki kart bitince ekranda, büyük harflerle, EŞLEŞME: %97 yazdı. Yazının rengini kimse sorgulamazdı; geçerli sonuçların rengi hep aynıydı. Selim sayıyı okudu, her zamanki cümleyi ekledi: “Standart sapma içinde. Geçerli.” Kız gülümsedi; gülümsemesinde gerçek bir rahatlama vardı. Elinde bir kelime ve bir gülümseme vardı yalnızca; ikisinin ardındaki şeye hiçbir zaman ulaşamayacaktı. Renk Lisansı kartını uzattı: üstünde taze basılmış %97 – kızın bundan böyle işe girerken, evlenirken, çocuk sahibi olurken yanında taşıyacağı sayı. Kız kapıda döndü, “teşekkür ederim” dedi, ve çıktı.

İkinci vaka öğleye doğru geldi: yetmişlerinde bir adam, periyodik yeniden değerlendirme – belirli yaşın üstündeki vatandaşların beş yılda bir girdiği zorunlu test; resmî adıyla, algısal bozulmanın erken tespiti. Çeneliğe otururken adamın elleri titriyordu. Yaştan mı, tedirginlikten mi – Selim ayırt edemedi. “Gençken bu testler yoktu,” dedi adam, kimseye değil, havaya. “O zamanlar kimse sormazdı sana neyi nasıl gördüğünü. Sadece yaşardın.” Selim mesleki bir nezaketle başını salladı. Eğriler beklendiği gibi dalgalıydı – yaşa bağlı görme kaybı dosyada zaten notluydu – ve sonuç seksen dörtte kapandı: geçerli, ek gözlem önerilir. Adam “geçerli”yi duyunca omuzları gevşedi. Rahatlaması sayıdan mı geliyordu, kelimeden mi – Selim merak etti ama sormadı. Sormak onun işi değildi; onun işi, sorulmuş soruların cevaplarını kaydetmekti.

Adam çıkarken kapıda durdu, döndü. “Siz hiç merak ettiniz mi,” dedi – sesi alçak, neredeyse mahcup – “benim gördüğüm yeşille sizin gördüğünüz yeşil aynı mı diye?”

Selim bir an ne diyeceğini bilemedi. “Aynı standartta ölçülüyor,” dedi sonunda. Eğitimde öğretilen cümlelerden biriydi; ama söylerken, kendi kulağına bile, sorunun cevabı gibi gelmedi – sorunun üstüne kapatılan bir kapak gibi geldi.

Adam gülümsedi; hafif, biraz hüzünlü. Bir şey demeden çıktı.

Öğle arası, Tijen’le bodrumdaki kafeteryaya indiler. Burası da tarafsız griydi; yalnız tavandan sarkan lambalardan birkaçı yıllar içinde sararmış, kirli bir sarıya dönmüştü. Kimse değiştirmeyi düşünmemişti – değiştirmek bir form gerektirirdi, ve formun gerekçe hanesine “ışık sarardı” yazmak, kimsenin göze alacağı bir cümle değildi.

Yemek üç seçenekti; herkes aynı tepsiyi alıyordu. “Senin tarafta bugün ne vardı?” diye sordu Tijen otururken.

“Üç test. Biri yaşlıydı, periyodik.”

“Onlar en zor,” dedi Tijen. “Yaşlılar hep bir şey sorar. Eskiden böyle değildi, filan.” Güldü; gülüşünde yorgunluk da vardı. “Benim tarafta ilginç bir şey oldu bugün. Evlilik öncesi test – adamla nişanlısı. Sonuç altmış sekiz çıktı. Eşik yetmiş beş, biliyorsun. Adam itiraz etti: biz on yıldır beraberiz, her şeyde anlaşırız. Ben de dedim ki: anlaşmak başka, eşleşmek başka. Bana öyle bir baktı ki-” Cümleyi bitirmedi; omuz silkti, kaşığına döndü.

“Yeğenim iş arıyor bu ara,” dedi sonra – konu değiştirir gibi, ama değiştirmeden. “İlanların yarısında artık asgari yüzde doksan eşleşme yazıyor. Çocuğun seksen yedisi var. Seksen yedi – geçerli bir sayı. Ama kapıdan çevriliyor. Doksanlıklar kendi aralarında anlaşıyor, kendi aralarında evleniyor.” Bir kaşık daha aldı. “Neyse. Sayılar böyle işte.”

Masanın öbür ucunda, başka bir şubeden iki memur, alçak sesle, günlerdir konuşulan bir davadan söz ediyordu: bir ressam, bir tablodaki sapma yüzünden yargılanıyormuş; duruşmalar başlamış. Selim yalnızca “ressam” ve “tuval” kelimelerini yakaladı ve dikkatini yemeğine döndürdü. O öğle, başka birinin davası, kendisini ilgilendiren bir şey değildi. Henüz.

“Sen iyi misin?” diye sordu Tijen birden. “Dalgınsın bugün.”

“İyiyim. Sadece… bugün biri bir şey sordu. O yaşlı adam. Benim gördüğüm yeşille sizin gördüğünüz aynı mı, diye.”

Tijen’in kaşığı bir an havada kaldı. “Sen ne dedin?”

“Standart cevabı. Aynı standartta ölçülüyor.”

Tijen yavaşça başını salladı – bu cevabı daha önce de duymuş, belki de vermiş gibi. “İyi cevap,” dedi. Sesinde onay vardı; onayın altında, Selim’in adını koyamadığı ince bir gerilim. Sonra öğleden sonranın işlerine geçti, ve Selim ona eşlik etti. Ama adamın sorusu, masada unutulmuş bir kaşık gibi, orada durmaya devam etti.

Öğleden sonra, tamamlanan testlerin kâğıt kopyalarını arşive kalkmadan imzalamak vardı. Dijital kayıt aslında yeterliydi; yine de ıslak imza istenirdi. AKSD’de hiçbir prosedür, gerekçesi sorularak kaldırılmazdı – gerekçe sormak da bir prosedür gerektirirdi, ve o prosedür henüz yazılmamıştı. Selim bu işi severdi: kâğıdın kuru kokusu, kalemin değdiği andaki kısa ses. Bir tür düzen; bir tür güven.

Tijen ara sıra dosyalardan başını kaldırıp yorum yapıyordu. “Bak şuna,” dedi bir ara, bir kâğıdı havaya kaldırarak. “Adam, renk tercihi hanesine hiçbiri, hepsi aynı yazmış. Müdür görse infaz eder.” Kendi şakasına güldü. Selim de gülümsedi, alışkanlıkla; ama cümle içinde bir yere takıldı – hiçbiri, hepsi aynı – sanki biri, farkında olmadan, çok derin bir şeyi çok sıradan kelimelerle söylemişti; ve farkında olmamak, cümleyi daha da doğru kılıyordu.

Dosyalardan birinde, kapak sayfasının altına iliştirilmiş küçük bir not gördü – bir hâkim yardımcısının el yazısıyla: “Sanığın aynı eseri iki ayrı oturumda iki farklı tonla tarif ettiği kayda geçmiştir.” Selim durdu. Not, dosyanın geri kalanına göre tuhaf bir yerdeydi; sonradan, aceleyle eklenmiş gibi. İki farklı ton. Aynı tablo, aynı rengin adı – ama başka bir tonla söylenmiş. Bu nasıl ölçülürdü? Buna kim karar verirdi? Ve fark bir kez kayda geçince, kayıt neye dönüşürdü?

Daha derine inmeyi düşündü; saat, önünde on iki dosya daha olduğunu hatırlattı. Dosyayı kapadı, imzasını attı, kutuya bıraktı. Kapaktaki isme bakmadı bile – isimler, işin bu kısmında, doldurulmuş kutucuklardı. Birkaç gün sonra, dosyayı işlem kaydından geri çağırdığında, o ismin Nilgün Ferah olduğunu öğrenecekti. Ama o öğleden sonra elinde yalnızca üç kelime vardı: iki farklı ton.

Mesai beş buçukta bitti. Eve yürürken küçük bir parkın yanından geçti; birkaç çocuk top oynuyordu – sesleri yüksek, kahkahaları hiçbir standarda uymayan bir düzensizlikte. Top çalılara kaçınca biri bağırdı: “Kırmızıydı, kırmızıya gitti!” Öbürü itiraz etti: “Turuncu o, kırmızı değil!” Aralarında küçük, gülüşmeli bir tartışma başladı – hangisinin haklı olduğuna dair; hiçbiri bunun bir test gerektireceğini, bir forma yazılacağını, bir dosyaya gireceğini düşünmüyordu. Top yeniden oyuna girince tartışma kendiliğinden bitti. Kimse kazanmamıştı. Kimsenin kazanması gerekmemişti.

Bir vitrin camında, bir an, kendi yansımasını gördü: gri kıyafet, düzenli adımlar, omuzda çanta. Durmadı. Ama görüntü, nedenini bilmediği hafif bir yabancılık bıraktı içinde – sanki camdaki adam kendisinden bir adım geride yürüyordu.

Akşam, radyo yine alçak sesle açıktı. Spiker, günün gelişmeleri arasında tek bir cümle okudu: “Kromatik Denetim Birimi bu hafta üç yeni vakayı incelemeye almıştır.” Selim tabağını yıkadı, kül tablasını masanın ortasına itti – bir yere koymak, onu bir biçimde düzenli kılacakmış gibi – ve yattı.

O gece de, her gece gibi, saate güvenmeden, içindeki bir şeye güvenerek uyudu. Ama dalarken, davetsiz, üç kelime geçti aklından: iki farklı ton. Ve karanlıkta, bir an, dizinin biraz altından açıklanamaz bir duyu geçti – eski, unutulmuş bir kaşıntıyı andıran.


O not, hafta boyunca aklından çıkmadı. Cümleyi kendi kendine tekrarladığını fark ettiğinde şaşırıyordu – çay koyarken, yürürken, bir keresinde Tijen konuşurken. Bir cümle, bir kafanın içinde neden bu kadar kalırdı? Düşüncenin kendisi de tuhaftı; daha önce hiçbir dosya notu onda bunu yapmamıştı. Notlar imzalanır ve giderdi. Bu not gitmiyordu.

Pazartesi her zamanki gibi geçti: yedi vaka, yedi kere kırk iki kart, yedi kere kırk iki kelime. Yedinci vakanın sonucu seksen dörtte kapandı – eşiğin hemen üstünde. Karşısındaki genç adam bir an ağzını açacak gibi oldu, sonra vazgeçti, önüne baktı. Selim “standart sapma içinde, geçerli” dedi; genç adam başını kaldırmadan teşekkür etti, ama kalkarken sandalyeyi biraz hızlı itti, ve koridordaki ayak sesleri normalden hızlıydı. Selim o akşam, yemekte, bu sahneyi zihninde yeniden kurarken buldu kendini: susuşu, omuzları, ayak seslerini. Bunların hiçbiri kayda geçmemişti. Kayda geçmeyen şeyler nereye gidiyordu?

Salı günü müdür, yıllık Çalışan Algısal Uyum Formu’nu dağıttı – sarı, ince, her yıl aynı sorular. İki sayfaydı: mesleki algısal tutarlılık, kişisel algısal uyum; her sorunun yanında küçük bir dipnot: Yanıtınız gizlidir. Doldurulan formlar müdürün masasına bırakılırdı. Gizliliğin güzergâhı böyleydi.

Selim her zamanki hızla ilerledi. Renk algınızda değişiklik: hayır. Tat: hayır. Koku: hayır. Dokunma: hayır. Her “hayır”, kalemin kâğıda değdiği bir saniyeydi – yıllar içinde otomatikleşmiş. En altta, her yılki kutu: Bugünkü genel rahatsızlık düzeyinizi 1 ile 10 arasında belirtiniz. Selim hiç düşünmeden 1 yazardı. Bu kez kalem, kâğıdın üstünde bir saniye durdu. Yine 1 yazdı – ama yazarken bir tuhaflık: 1 dediği şeyin 1 olduğunu gösteren hiçbir şey yoktu elinde. 1, yalnızca her zaman 1 yazdığı için 1’di. Belki 3’tü. Belki 5. Neye bakarak bilecekti? İçeride ibre yoktu.

Tijen formunu çoktan vermiş, tırnak uçlarını inceliyordu. “Sen de 1 mi yazdın?” diye sordu, kâğıda bakmadan. “Herkes 1 yazar. Bir gün biri 2 yazsa, o gün bütün şubeyi kapatırlar.”

“Neden?”

“Çünkü 1’den büyük her sayı bir soru işareti demek. Soru işareti, incelenecek bir şey demek. Kimse incelenmek istemez, değil mi?” Sonra sesini alçalttı: “Bu arada. Ferah dosyasına not bırakmışsın diye duydum.”

Selim’in kalemi durdu. “Not bırakmadım. Bir not buldum. Okudum, o kadar.”

“Burada ikisi aynı kapıya çıkar,” dedi Tijen. “Kayıt, elinin dosyaya değdiğini yazar. Bulmakla bırakmayı ayırt etmez.” Elleri havadaydı – tamam, tamam der gibi; ama gülümsemesi bir parça değişmiş, temkinliye dönmüştü. “O dosyayla fazla zaman geçirme. Mahkeme süreci devam ediyor üstünde. Üstüne düşünmek bile-“

Cümleyi bitirmedi. Formunu alıp müdürün masasına bıraktı; döndüğünde yüzünde her zamanki ifade vardı. Ama o yarım cümle – üstüne düşünmek bile – Selim’in içinde bir yere yapıştı, tıpkı iki farklı ton gibi. Bitmemiş şeyler, bitmişlerden uzun yaşıyordu.

O öğleden sonra, canı, daha önce hiç olmadığı kadar arşive inmek istedi.

Arşiv bodrumdaydı. Merdivenlerde hava değişir, soğur, kâğıt ve toz kokardı. Bu koku Selim’e ara sıra çocukluğundaki bir kütüphaneyi hatırlatırdı – annesinin götürdüğü, büyük, eski, biraz ürkütücü bir yer; raflarda binlerce kitap, bazılarının arasında başkalarının unuttuğu küçük notlar. O kütüphane yıllar önce kapatılmış, yerine Algısal Uyum Bilgi Merkezi açılmıştı; kitapların çoğu ayıklanmış, kalanlar kütüklenmiş, numaralanmış, izlenebilir kılınmıştı. Duyuruda “herhangi bir kayıp yaşanmamıştır” yazıyordu. Atılan kitaplar kayıttan da düşüldüğü için, gerçekten de, kayıp görünmüyordu.

Kapıdaki görevli, her zamanki gibi, defterine eğilmiş oturuyordu. Selim adamın yüzünü yıllardır tam olarak görmemişti: koyu kaşlar, kalın çerçeveli gözlük, çenede bir ben – başını kaldırmadığı için yüz, hiç birleşmeyen ayrıntılara bölünmüş hâldeydi. “Hangi dosya, hangi yetki?”

“Ferah, Nilgün. Şube üç. Kendi işlediğim bir dosya.”

Doğruydu – kısmen. İşlemişti; yeniden açmak için resmî bir gerekçesi yoktu. Görevli defterde bir kutuyu işaretledi, başıyla onayladı; Selim’in rütbesi bu kadarına yetiyordu. Geçerken adam bir an başını kaldırdı – tek bakış – sonra deftere döndü. Selim bunu hissetti ve geri bakmadı.

Dosya, ilk gördüğünden kalındı; duruşma tutanakları, tanık ifadeleri, ekler eklenmişti. Suçlama ilk sayfadaydı: kromatik sapma şüphesi, görsel sanat eseri yoluyla. Altında savcının el yazısı: kullanılan mavi tonun standart palet referansından istatistiksel olarak anlamlı biçimde saptığı teknik raporla sabitti; sapmanın bilinçli mi bilinçsiz mi gerçekleştiği hususu, sanığın iç deneyiminin standarttan farklı olup olmadığı sorusuyla doğrudan ilişkiliydi.

Selim cümleyi iki kez okudu. Tuval üzerindeki mavi ölçülebilirdi: dalga boyu, pigment oranı, katman. Ama iç deneyim başka bir kategoriydi – ölçülemeyen bir kategori. Suçlama, ikisini aynı cümlede birleştiriyor ve aradaki uçurumu hiç fark etmemiş gibi davranıyordu.

Teknik rapor ayrıntılıydı: katman sayısı, fırça açısı, kapsanan alan; her satırda bir referans değer, bir gözlenen değer. Mavi için sapma: yüzde dört virgül üç. Selim sayıya baktı. Dört virgül üç – neyin yüzdesi? Bir referansın. Referans neydi? Bir ortalamanın. Ortalama kimin gözünden alınmıştı? Rapor bu soruları sormuyordu. Rapor yalnızca sapma mevcuttur diyordu; mevcudiyet, raporun dilinde, zaten hükümdü.

Tanık ifadeleri arasında sanığın kendi ifadesi de vardı – iki ayrı oturumdan, kelimesi kelimesine. İlkinde: “O mavi, gördüğüm en derin mavi. Gece yarısı göğü gibi, ama biraz daha – bilmiyorum, daha ağır, daha doygun.” İkincisinde, üç hafta sonra: “O mavi soğuk bir mavi. İçinde gri var, neredeyse mor. Bir tür yorgunluk hâli gibi.” Hâkim yardımcısının notu tam buradaydı. Fark, tutarsızlık olarak işaretlenmişti; tutarsızlık, olası kasıt olarak yorumlanmıştı.

Selim sayfayı elinde tuttu, sonra bıraktı. Kafasında iki şey aynı anda duruyordu. Biri soğuk, mantıksal bir itirazdı: aynı şeyin iki günde iki türlü anlatılması nasıl kasıt kanıtı olurdu – insan, içindekini her gün aynı mı duyardı? Öteki daha kişiseldi: kendisi de aynı tabloyu iki ayrı gün anlatsa başka kelimeler bulurdu. Peki bu tutarsızlık mıydı, yoksa dürüstlük mü? Dosyada bu soru yoktu. Fark kaydedilmişti; kayıt, suça dönüşmüştü.

Devamında, kurumun bilirkişisi bir sanat eleştirmeninin üç sayfalık beyanı vardı: söz konusu ton, kamusal sanat anlayışını yerinden edecek potansiyel taşıyordu; izleyicinin algısal bütünlüğünü tehdit eden bir etki yaratabilirdi. Selim burada, ilk kez, gerçek bir öfke duydu. Tehdit tuvalden mi çıkıyordu, izleyenin içinden mi? Mantıken ancak ikincisi olabilirdi – ve o zaman suçlanan, tablo değil, tabloya bakanın kendi deneyimiydi. Bu, insanı içinden suçlamak demekti: hiç dışa vurulmayan, ölçülemeyen, doğrulanamayan bir yerinden. Selim düşünceyi bir kenara itti; kendi işinin sınırlarının çok ötesine geçtiğini hissetti. Sınırın öte yanının bu kadar yakın olması, ayrıca rahatsız ediciydi.

Dosyanın sonuna doğru, ayrı bir zarfın içinde küçük bir ek buldu: sararmış bir kâğıt, başka bir el, başka bir tarih – otuz yıla yakın öncesine ait. Üstünde birkaç satır: bir ödeme kaydı, bir sipariş numarası, bir isim, bir imza. Kâğıt, dosyanın geri kalanından farklı bir dokudaydı; daha ağır, daha mat. Eski tip mürekkep kâğıda işlemiş, harflerin çevresinde incecik bir hale bırakmıştı. Bir ressamın davasında, otuz yıl öncesinden bir ödeme kaydının ne işi vardı? Zarfın üstünde tek satırlık bir daktilo şeridi: İlgili eser: bkz. iddianame ek-7.

İsmi okuyamadan, yukarıdan görevlinin sesi geldi: “Kapanışa on dakika.”

Selim kâğıdı ışığa çevirdi. İsim solmuştu; ama imzanın altındaki kıvrım, bir an, tanıdık geldi – kendi soyadının ilk harfine benzeyen bir kıvrım; babasının, çocukken bir zarfın üstünde gördüğü elini andıran. Emin olamadı. Belki loş ışıktı; belki haftalardır kafasında dönen cümleydi onu böyle görmeye iten. İnsan, gördüğünü, görmek istediği biçimde mi görürdü? Bunu ölçen bir aygıt yoktu. Olsaydı, ilk kendisini test ettirirdi.

Bu ekin kopyalanması, fotoğraflanması yasaktı; yalnızca okunabilir, hatırlanabilirdi. Dosyayı görevliye geri verirken içinde yeni bir şey vardı – bir karar, henüz adı konmamış: babasının adını arayacaktı. “Argun” soyadıyla arama yapmanın – kendi soyadıyla arama yapmanın – sistemde kendiliğinden bir işaret kaldırabileceğini biliyordu. Yine de.

Merdivenleri çıkarken bina farklı geldi. Bina aynıydı, değişen kendisiydi; ikisini ayıran bir ölçüm yoktu. Koridorda florasanlar her yüzeyi eşit aydınlatıyordu – gölgesiz, derinliksiz. Selim, ilk kez, bunun kasıtlı olup olmadığını merak etti: her şeyi görünür kılmak; görünür kılarken gölgeleri yok etmek. Gölgesi olmayan şeyin saklısı da olmazdı. Saklısı olmayanın, içi de.

Eve dönerken bakkala uğradı, su aldı. Bakkaldaki yaşlı adam her zamanki gibi başını salladı; Selim parayı uzatırken adamın yüzüne baktı – gerçekten baktı, belki ilk kez bu kadar uzun: alnındaki çizgiler, göz altındaki morluk, kulak kenarındaki beyaz kıllar. Bu adamın kafasının içinde, şu anda, ne vardı? Her gün aynı kasa, aynı raflar, aynı sesler – bunun içi nasıldı? Hiçbir zaman bilemeyecekti. Aralarındaki köprü iki kelimeydi: teşekkürler; iyi akşamlar. Köprü buydu. Bu kadardı. Ve her gün, iki yandan, yeniden kuruluyordu.

O gece geç uyudu. Tavan, karanlıkta, beyazlığından soyunmuş, yalnızca düz bir yüzeydi. İçinde taşımaya başladığı şeyin kendi başına bir ağırlık edindiğini hissetti – omzunun biraz altında, göğsünün biraz üstünde duran; bırakılmak istemeyen türden.


Bilgi Edinme ve Kayıt Sorgulama Formu’nu o hafta, bir akşam, evde doldurdu – büroda kimin göreceğini bilemezdi. Form on iki sayfaydı ve sayfaların çoğu, sorgulanan kişiyi değil sorgulayan kişiyi tanımlamaya ayrılmıştı; okudukça insanda, asıl şüphelinin aranan değil arayan olduğu duygusu kalıyordu. Her alanın altında italik bir uyarı: Yanıltıcı bilgi verilmesi disiplin işlemine konu olabilir.

Sorgulanan kayıt sahibinin sizinle ilişkisi. Selim önce “baba” yazdı; sildi; “birinci derece akraba” yazdı. Daha mesafeli, daha resmîydi – kişisel olanı bürokratik bir kategoriye çevirmek, o an, bir tür güvence gibi geldi. Sorgulama gerekçesi: “aile arşivi tamamlama.” Yalan değildi. Gerçek de değildi. Aradaki bölge formda tanımsızdı; formların en kalabalık bölgesi zaten orasıydı.

Gönder tuşunun üstünde bir an durdu. Ekranda kendi adını gördü ve içinden küçük, mantıksız bir korku geçti: bu isim, bu talep, şu anda, bir yerde, kendiliğinden bir dosyaya giriyordu. Gönderdi.

Cevap üç gün sonra geldi; tek satırdı: Talep edilen kayıt, Sıfır Nokta sınıflandırmasına tabidir. Erişim, yalnızca Kademe 4 ve üzeri yetkilendirmeyle mümkündür. Selim üç kez okudu. Kademe 4, dairenin üst kurullarının seviyesiydi; kendisi Kademe 2’ydi – bir kayıt memuru. Metnin altında bir ek satır vardı: Bu karara itiraz, Kademe 3 onayıyla başlatılabilir. Kademe 3, şube müdürü demekti. Yani ret kararına itiraz etmek için önce müdüre gidecektiniz; müdüre gittiğinizde ise, büyük olasılıkla, kendi adınıza bir inceleme başlardı. İtiraz hakkı vardı; kullanılabilir değildi. İkisinin aynı sayfada yan yana durabilmesi, sistemin en olgun hâliydi.

Çember kapanıyordu.

Sıfır Nokta. Bu adı daha önce duymamıştı ya da dikkat etmemişti. Ertesi gün, masasından, iç kayıt dizininde bu iki kelimeyi aradı. Tanım yoktu; yalnızca yönlendirmeler vardı, ve yönlendirmelerin sonu başka yönlendirmelere çıkıyordu. Dizinin teknik katmanında dolaşırken, bir ara, adını hiç duymadığı bir başlığa çarptı: Gürültü Dosyası – Eşleştirici, sınıflandırılamayan vakalar. Erişim düzeyi: genel. Açtı. İçeride yalnızca satırlar vardı: vaka numarası, tarih, şube kodu – ve her satırın sonunda aynı ibare: sınıflandırma sonucu: boş. Yüzden fazla satır. Selim bir süre baktı. Anlamadı; anlayacak teknik dili yoktu. Ama “boş” kelimesi, alt alta yüz kere, bir listeden çok bir duvara benziyordu. Kapattı. Kapatırken aklında tek bir düşünce vardı: sistemin boş dediği yerlerde ne duruyordu? Babasının dosyası da bir tür boşluk muydu – yoksa boşluk, dosyanın ta kendisi miydi?

Bu aramaların hepsi, elbette, kayda geçiyordu. Selim bunu biliyordu ve durmuyordu. Bilmek ile durmak arasındaki bağ, son günlerde, incelmişti.

O gece uyuyamadı. Kafasının içinde Tijen’in sesi: kimse incelenmek istemez, değil mi. Babasının yüzünü hatırlamaya çalıştı ve hatırladığının ne kadarının gerçek anı, ne kadarının sonradan kurulmuş imge olduğunu bilemedi. Orta boylu bir adam, gözlüklü, masada kalemi hep sol eliyle tutan – bu kadarı netti. Ama “net” dediği şey bile şüpheliydi: belki sol el, bir görüntüden değil, annesinin bir cümlesinden geliyordu; belki hiç görmemişti, yalnızca duymuştu, ve duyduğunu görmüş gibi kaydetmişti. Hafıza buydu: duyulup kurulanı, yaşanıp bilinenden ayıramıyordu – ikisi aynı maddeden yapılıyor, aynı yerde saklanıyordu, ve içeride, ikisini ayıran bir mühür yoktu. Hafıza da ölçülemezdi. Doğrulanamaz, aktarılamaz; yalnızca içeride.

Babasının gözlerinin rengini hatırlamaya çalıştı. Kahverengi mi, koyusu mu, yeşile mi çalardı? Bilmiyordu. Evde fotoğraf yoktu; tutunacak sabit bir nokta yoktu. Hafızasında yalnızca gözlük vardı. Gözlüğün arkasındaki gözler değil.

Ertesi akşam annesine gitmeye karar verdi – habersiz. Haber vermek, annesine hazırlanma imkânı verirdi; hazırlanmak da, bir tür kaçmaydı. Annesi şehrin eski bölgesinde otururdu, AKSD bloklarının dışında, düzensiz sokaklardan birinde; otobüsle üç aktarmaydı. Yolda, bir kavşakta, büyük bir pano geçti gözünün önünden: KROMATİK SAPMA BİR SUÇ DEĞİL, BİR YARDIM ÇAĞRISIDIR. RAPORLAYIN, KORUYUN. Altında bir telefon numarası ve o aynı aile figürü. Selim bu panoyu yüzlerce kez görmüştü; o akşam, ilk kez, iki fiili yan yana okudu – raporlayın, koruyun – ve aradaki virgülün nasıl bir iş gördüğünü düşündü. Virgül, iki fiili eş anlamlı kılıyordu. Sistemin bütün grameri, belki, o virgüldü.

Annesi kapıyı açtığında bir an şaşırdı; sonra gülümsedi. Gülümsemede küçük bir gecikme vardı – önce bir şey hesaplanmış, sonra gülümsemeye karar verilmiş gibi. “Bir şey mi oldu?”

“Hayır. Hiçbir şey.” Bu da tam doğru değildi.

Mutfağa geçtiler; annesi çay koydu, kenarları çizik iki bardağa. Masadaki muşamba örtü aynıydı: kiremit kırmızısı küçük kareler – Selim’in çocukluğundan beri solmadan duran. Duvarda, kapının yanında, küçük bir çerçeve asılıydı: içi boş, yalnızca çerçeve. İçindeki, bir gün, çıkarılmıştı; ne zaman olduğunu Selim bilmiyordu. Her gelişinde ona bakar ve hiç sormazdı. Bu ev, bazı soruların sorulmadığı bir ev olmuştu; ve bu alışkanlık, çay gibi, her gelişte yeniden demlenirdi.

Sohbet bir süre yüzeyde aktı: iş, yemek, kira, komşular. Selim örtüye baktı ve, neden söylediğini bilmeden: “Anne. Bu örtü hâlâ burada.”

Annesi güldü – kısa, gerçek. Nadirdi bu. “Değiştireceğim diyorum hep. Sonra bakıyorum, duruyor. Olsun diyorum.”

“Ben seviyorum bu örtüyü.” Söylerken fark etti: gerçekten seviyordu. Bu evde çocukluğundan beri değişmeyen tek şey belki de buydu; geri kalan her şey – fotoğraflar, belgeler, babasının eşyaları gitmişti. Örtü duruyordu.

Sonra, çayını karıştırırken, tesadüfen sorar gibi: “Anne. Babamın çevresinde, Argun soyadını taşıyan başka biri var mıydı? Bir dosyada bir isim gördüm de. Tanıdık geldi.”

Annesinin eli, kaşığı bırakırken, havada bir an durdu – küçük, neredeyse görünmez bir duruş; el, bir saniyeliğine, bağlantısı kesilmiş gibi. “Baban hiçbir zaman AKSD’de çalışmadı,” dedi. Ses düzdü; prova edilmiş gibi. “Okulda öğretmendi. Biliyorsun.”

“Biliyorum. Onu sormadım.”

Annesi masaya baktı – örtünün karelerine; tam Selim’in baktığı karelere. “Babanın tarafından kimse kalmadı,” dedi sonunda. “Bunu da biliyorsun.”

Selim bilmiyordu. Yani cümleyi biliyordu – çocukluğundan beri, hep bu biçimde duymuştu. Ama o akşam, ilk kez, kelimeyi duydu: kalmadı. Kalmadı, “yoktu” demek değildi. Kalmamak için, önce olmak gerekirdi. Sormadı. Soru, masada, tabağın yanına bırakılmış bir bıçak gibi durdu; ikisi de ona bakmadı.

“Gönüllü inziva ne demek, anne?” dedi Selim, daha yumuşak bir sesle. “Hiç sormadım sana. Neden hiç dönmedi?”

“Gönüllü demek, kendi istedi demek.” Bu kez ses titredi – az, geçici; titreme geçince, hiç olmamış gibi devam etti: “Bazı insanlar, bir noktada, başka türlü yaşamak ister. Ayrıntılarını bilmiyorum.”

“Sana bile söylemeden mi?”

Annesi cevap vermedi. Kalktı; dolapta bir şey arıyormuş gibi yaptı – kavanozlar, kapaklar, yerine geri konan şeyler. Sırtı dönüktü. Selim omuzlarına baktı: yıllar içinde biraz düşmüş, ağırlaşmış omuzlar. O an, bu omuzların ne taşıdığını gerçekten merak etti – ve bu merak, tuhaf bir biçimde, aynı odada olmanın ne kadar az şey olduğunu gösterdi ona. Bu kadar yakındılar; ve aynı duvara, iki ayrı yandan bakıyorlardı.

Annesi döndüğünde elinde eski bir bisküvi kutusu vardı; kapağı yer yer paslanmış. İçinden karışık şeyler çıktı: pul zarfları, plastik bir kapak, katlanmış kâğıtlar – kimsenin neden sakladığını bilmediği, atmaya da kıyamadığı türden şeyler. Sonra, kâğıtların arasından, küçük, sararmış bir şey: bir otobüs bileti. Üstünde silik bir tarih, bir hat numarası.

“Bunu neden sakladığımı bilmiyorum artık,” dedi annesi, bileti Selim’in önüne koyarken. “Babanla son bindiğimiz otobüsten. Sen de vardın – küçücüktün, üç yaşında ya vardın ya yoktun. Çok sıcaktı, kalabalıktı. Babanın kucağındaydın.” Durdu; devam edip etmemekte kararsız gibiydi. “Bacağın kaşınmıştı. Hatırlamazsın. Baban yanlış bacağını kaşımıştı, sen de kızmıştın – küçük bir çocuğun kızabileceği kadar.” Gülümsedi; kısa, hüzünlü. “O günden bir hafta sonraydı, gittiği. Neden şimdi bunu anlattım, bilmiyorum.”

Selim bileti aldı. Kâğıt beklediğinden ağırdı. Değildi aslında – kâğıt kâğıttı; ama bunca yıl saklanmış olması, ona, fiziksel olmayan bir ağırlık yüklüyordu. Kenarları kırılganlaşmıştı, bir köşesi yırtıktı; tarih okunmuyordu, hat numarası netti: 14. O hat çoktan kaldırılmıştı; o güzergâh artık yoktu.

İçinde önce hiçbir şey olmadı. Sonra bir şey oldu – ama neydi? Bir hatıra mı; yoksa az önce dinlediği hikâyenin, kafasının içinde, anında hatıraya dönüşmesi mi? Dizinin biraz altında, bir an, eski bir yerde, bir kaşıntı duyar gibi oldu. Geçti. Üstüne gitmedi – üstüne gitmek, o an, bir şeyi kaybetmek gibi geldi.

“Bu bileti alabilir miyim?”

Annesi bir an durdu – biletin kime ait olduğunu tartar gibi: kalanın mı, gidenin oğlunun mu. Sonra başını salladı. “Al. Bende durmasının anlamı kalmadı.”

Kapıda, çıkarken, Selim durdu. “O çerçeve. Duvardaki. İçinde ne vardı?”

Annesi çerçeveye baktı; uzun. “Bir fotoğraf. Babanla, düğünümüzden.” Durdu. “Bir gün çıkardım. Bir süre çekmecede durdu. Sonra…” Omuz silkti; cümle bitmedi. “Bazen çıkarmak daha kolay oluyor, bırakmaktan.”

Selim merdivenleri indi; kapı, ardında, yumuşak bir sesle kapandı.

Dönüş otobüsünde bilet cebindeydi; parmakları, konuşur gibi, ara ara kenarlarını yokladı. Sokak lambaları yanmıştı – her direkte aynı, onaylı, sarıya çalan ışık. Bu ışığın tam adı neydi? “Sarı” eksik kalıyordu. Nilgün Ferah gibi biri buna ne derdi – beklemenin sarısı, belki; durakların sarısı. Ve böyle demek bir tutarsızlık mı sayılırdı, yoksa yalnızca daha doğru bir kayıt mı?

Aklında üç şey yan yana duruyordu: Sıfır Nokta; annesinin sesindeki o kısa titreme; bilet. Bunların bir yerde birbirine bağlandığını hissediyordu; bağlantının biçimini göremiyordu. Karanlık bir odada duvarları elle bulmaya benziyordu bu. Belki de duvar yoktu. Belki oda sonsuzdu.

Evde bileti çalışma masasının çekmecesine, en dibe koydu. Bu çekmeceyi kendisinden başka açacak kimse yoktu; yine de en dibe koydu. Derinlik bir güvenceydi.

Fırsatı birkaç gün sonra, öğle arasının son beş dakikasında yakaladı: koridorun ucundaki çay ocağı, başka kimse yok. Ocak iki kişilikti – üçüncü giren herkes birbirini fark ederdi – bu yüzden buraya tek tek gelinirdi; Selim bu tekliği beklemişti.

Fincanını doldururken, sesini olabildiğince sıradan tutarak: “Geçen gün dediğin şey. O dosyayla zaman geçirmemek. Bunu nereden biliyorsun?”

Tijen ona baktı – uzun; cevap vermeden önce yüzünde bir şey arıyor gibiydi. Tehlike mi, saflık mı. “Neden soruyorsun?”

“Çünkü ben de bir şeyle zaman geçiriyorum,” dedi Selim. “Ve nereye kadar gideceğimi bilmiyorum.”

Söyleyebileceği en dürüst cümle buydu. Neyin peşinde olduğunu tarif edemezdi; içinde, daha önce olmayan bir soru vardı yalnızca, ve soru, beslenmeden büyüyordu.

Tijen kapıya baktı; kimse yoktu. Sesini indirdi. “Üç yıl önce burada biri vardı. Senin yanındaki boş masada oturan. Adı önemli değil artık. O da bir şeyin peşine düşmüştü – kendi ailesiyle ilgili bir şeyin. Bir gün geldi, ertesi gün gelmedi. Bize nakil dediler. Kimse sormadı nereye.” Fincanını tezgâha koydu; parmakları bir an titrer gibi oldu, sonra durdu – fark edilip bastırılmış gibi. “Ben de merak ettim bir keresinde. Kendi ailemi. Sonra vazgeçtim. Korktuğumdan değil. Bulacağım şeyin beni nereye götüreceğini bilmediğimden.”

“Ama bir yol biliyorsun,” dedi Selim. Soru değildi; neredeyse tespitti.

Tijen’in yüzünde küçük, isteksiz bir gülümseme belirdi. Selim bu gülümsemeyi daha önce görmüş ama hiç adlandırmamıştı: birinin, söylemek istemediği şeyi söylemeden hemen önceki gülümsemesiydi bu – sanki gülerek söylenen, gülmeden söylenenden daha az gerçekmiş gibi.

“Arşivin en arka köşesinde bir terminal var. Üçüncü sıra, sondan ikinci. Bozuk. Aylardır tamir talebi giriliyor, gelen yok. O terminal sorgu kaydı tutmuyor – sistem onu zaten devre dışı sanıyor. Ve saat ondan sonra aşağıda, nöbetçi temizlikçiden başka kimse olmuyor.” Nefes aldı. “Bunu sana söylediğimi unut. Ve bir şey bulursan, bana anlatma. Bilmek istemiyorum.”

Selim başını salladı. Tijen fincanını bırakıp çıktı; Selim orada kaldı, avuçlarında fincanın ısısıyla. Tijen ne bulacağını bilmiyordu; bulduğunda ne yapacağını da. Yolu yine de vermişti. Koridordan, uzaktan, bir kapının kapanma sesi geldi – sıradan, her gün yüzlerce kez duyulan bir ses; ama o an Selim’e, kapanan kapıdan çok, kapıların ardında kalanları düşündürdü.

O akşam fazla mesai kaydı bıraktı – geciken dosyalar gerekçesiyle; kimsenin sorgulamayacağı kadar sıradan bir gerekçe. Masasında gerçekten de yarım bir dosya açık tuttu, imzasız sayfalarıyla: biri baksa, ortada bir iş vardı; yalnızca bitmemişti.

Bina dokuzdan sonra boşaldı. Önce üst katlar, sonra komşu şube, sonra Tijen – “iyi akşamlar” – her ayrılışın kendi sesi vardı: asansör kapısı, adımlar, kilit. Onda koridor ışıkları kısıldı; gündüzün gölgesiz düzlüğü gitti, yerine daha zayıf, daha sarı bir aydınlık geldi, ve masaların altında, rafların aralarında gölgeler belirdi. Selim gölgeleri, ilk kez, rahatlatıcı buldu.

Beklerken, önündeki dosyaya bir süre gerçekten baktı: beş yıl önce bir kadın, kırk yaşında, periyodik değerlendirme, yüzde doksan iki, geçerli. Selim kadını hatırlamıyordu elbette. Ama bir an merak etti: sayıyı öğrendiğinde ne hissetmişti; eve dönerken ne düşünmüştü; yüzde doksan iki – kalan sekiz, onun için neydi? Bu soruların cevabı yoktu ve hiç olmayacaktı. Dosya, cevabın olmadığı yeri bile göstermiyordu.

Onu çeyrek geçe kalktı. Merdivenlerden indi – adımları bilerek yavaş: acele dikkat çekerdi; yavaş ve emin yürüyen biri, sorulursa, yukarıda bir şey unutmuş olurdu. Arşiv kapısındaki koltuk boştu. Kapı kilitli değildi; kilit, çalışılmayan saatlerde devreye girerdi, ve çalışılmayan saatler, bu binada, on birde başlıyordu. Sistemin boşlukları da sistemin diliyle yazılmıştı.

İçeri girdi; ışık yakmadı. Telefonun soluk ışığıyla raflar arasında ilerledi. Kâğıt ve toz – bu saatte daha yoğun; karanlık, kokuyu serbest bırakmış gibiydi. Üçüncü sıra, sondan ikinci terminal. Ekran bekleme modundaydı; dokununca beklenmedik bir tazelikle uyandı. Eskiydi, bilerek yavaştı; ama çalışıyordu.

Ekranın ışığı, rafların arasında, kısık bir aydınlık açtı; Selim onun içinde durdu, arkasındaki karanlığı sırtında hissederek. Kalbini duyabiliyordu – göğsünde sabit, ısrarlı bir vuruş. Kendi bedeninin içindeki bir şeyin bu kadar orada olduğunu daha önce hiç bu netlikte fark etmemişti. Kalp, izin istemeden çalışıyordu. Ne kadar korktuğunu kimse ölçemezdi; ama kalp biliyordu, ve söylüyordu – yalnızca ona.

Arama kutusuna “Argun” yazdı. Sonuçlar yavaş geldi. Dört kayıt.

Birincisi İkinci Şehir’dendi: kırk beş yaşında bir adam, başka bir meslek, başka bir hayat. İkincisi bir kurum kaydıydı – aynı adı taşıyan, kapanmış eski bir vakıf. Üçüncüsü, tam bir kayıt bile değildi: ARGUN, [-]. Kayıt birleştirilmiştir. Bkz. dosya no: 04. Bakılacak dosya, erişilemeyen bir numaraydı; kayıt, bir kapıya değil, kapının resmine açılıyordu. Birleştirilmek – iki kaydın tek kayda indirilmesi – insanlar için tuhaf bir fiildi. Ama gece ilerliyordu.

Dördüncüsü:

ARGUN, [İSİM KARARTILMIŞTIR]. Doğum: [tarih]. Meslek: Öğretmen, İkinci Bölge Lisesi. Durum: SIFIR NOKTA – erişim kısıtlıdır.

Selim’in nefesi bir an durdu. Dosyanın kalanı, beklediği gibi, büyük ölçüde karartılmıştı: satırlar siyah dikdörtgenlerle örtülü, arada birkaç kelime bırakılmış – cümlenin iskeleti duruyor, eti alınmış. Karartma dijitaldi; dijital karartmanın altında hiçbir şey kalmazdı. Kelime belki silinmemişti, yalnızca görünmez kılınmıştı – ama görünmez kılınanın orada olduğunu bile bilemezdiniz.

Okuyabildiği parçalar şunlardı:

“…Üçüncü Köprü Olayı’na ilişkin [KARARTILMIŞTIR] ile bağlantısı, [tarih] itibarıyla tespit edilmiş… gönüllü inziva statüsüne geçirilmesi [KARARTILMIŞTIR] kararıyla uygun görülmüş… ailesine bilgi verilmemesi, [KARARTILMIŞTIR] gerekçesiyle…”

İki tarih okunabiliyordu. Biri olayın kendisiydi: otuz iki yıl önce – Selim’in doğumundan iki yıl önce. Öteki, kararın tarihiydi: annesinin anlattığı otobüs yolculuğundan tam bir hafta sonra. Selim bu ikinci tarihi zaten biliyordu; annesi söylemişti. Ama resmî bir kayıtta, mekanik harflerle karşısında durması başkaydı. Bir hikâye, tek bir tarih eşleşmesiyle, gerçekten olmuş bir şeye dönüşüyordu – ve dönüşüm belgede değil, belgeye bakanda oluyordu.

Sonra aritmetik geldi; davetsiz. Olay ile karar arasında beş yıl vardı. Üçüncü Köprü Olayı – okulda okutulmamış, haberlerde geçmemiş, resmî tarihte olmayan bir ad – babasının hayatına değdiğinde, babası beş yıl daha burada yaşamıştı: evlenmişti, oğlu olmuştu, otobüslere binmişti. Beş yıl boyunca ne olmuştu? Beş yıl, bir bağlantının “tespit edilmesi” için uzundu; bir insanın başka bir şeye dönüşmesi için yeterliydi. Dosya, bu beş yılı, tek bir karartılmış satırda tutuyordu.

En altta, kararın kapanış bloğunda, onay makamı karartılmıştı – ama paraf alanı duruyordu. Karartma, içeriği örtmüş, prosedürü örtmemişti; imza kutusu, yönetmelik gereği, görünür kalmıştı. Kutunun içinde iki harf: B.K.

Selim harfleri ezberledi – zihninde, tekrar tekrar. B.K.’nin kim olduğunu bilmiyordu; ama bu iki harf, karartılmış cümlelerin ortasında, tutunabileceği tek sabit noktaydı. Bir karar vardı, ve kararın bir eli vardı. Eller karartılamıyordu. Yönetmelik, kendi işleyişini gizlemeyi akıl etmemişti.

Yukarıdan, uzaktan, bir kapının açılıp kapandığı duyuldu – temizlikçi, büyük olasılıkla. Kalbi hızlandı. Ekranı kapattı, telefonun ışığını söndürdü, karanlıkta bekledi. Gözleri alıştıkça rafların arasındaki biçimler belirdi: kutular, etiketler, boşluklar. Göz, kimseye sormadan, kendini ayarlıyordu.

Raflar arasından geriye, kapıya çekildi. Koridorda kimse yoktu. Yalnızca tavandaki ışıklardan biri, eskimiş balastıyla, titreyerek yanıp sönüyordu – sessiz bir mors gibi; kimsenin çözmeyeceği.

Dışarıda gece serindi; beklenenden serin. Selim cebindeki bileti yokladı – annesinin bileti, hâlâ orada. Başını kaldırdı: yıldızsız, bulutlu bir karanlık. Gökyüzünün hiçbir rengi yoktu. Ve bu, ilk kez, bir tür rahatlama gibi geldi: bu gece hiçbir şey “elbette öyle” demek zorunda değildi.

Yürüdü. Üçüncü Köprü Olayı. Beş yıl. B.K. Bir hafta. Parçaları yan yana koydu; bulmaca çözülmüyordu – yalnızca var olduğu kesinleşiyordu. Elindekiler kenar parçalarıydı. Orta, kapkaranlıktı.

Bildiği tek şey şuydu: babasının “gönüllü” gittiği yer, gönüllü değildi. Bu, tek başına, her şeyi değiştiriyordu.

O gece yatarken saate baktı ve içinden “altı buçuk” diye fısıldamadı. İlk kez, ne zaman uyanacağını kestirmeden uyudu – ve bu belirsizlik, beklediğinden az korkutucuydu. Bilmek artık bir güvence değildi; belirsizlik artık bir tehdit değildi. İkisi, gece boyunca, sessizce yer değiştirdi.

Ara-Belge I
ULUSAL YAYIN KURUMU
“UYUM SAATİ” – AKŞAM BÜLTENİ

Tam Metin Transkript / Arşiv Nüshası
Aslına uygunluğu onaylanmıştır. Mühür: [okunaksız]

İyi akşamlar.
Bugünkü ortalama algı uyumu endeksi yüzde seksen üç virgül dört olarak gerçekleşmiştir. Endeks, üst üste on birinci haftadır kararlılığını korumaktadır. Vatandaşlarımıza, istikrarlı algıları için teşekkür ederiz.

Ulusal rahatsızlık ortalaması bir virgül sıfır iki olarak ölçülmüştür. Bakanlığımız, bu değeri bir virgül sıfıra indirme kararlılığındadır. Rahatsızlığı birin üzerinde seyreden vatandaşlarımızın en yakın şubeye başvurmaları, kendilerinin ve çevrelerinin huzuru için önem taşımaktadır.

Toplumsal Uyum Bildirim Hattı’na bu hafta yapılan bildirimlerin yüzde doksan dördü doğrulanmıştır. Doğrulanan bildirim sahiplerinin uyum primleri hesaplarına tahakkuk ettirilmiştir. Hatırlatırız: bildirim bir ihbar değil, bir yardım çağrısıdır.
Üçüncü Bölge’de bir vatandaşımızın gün batımını “turuncu” yerine “kavuniçi” olarak nitelendirdiği yönündeki bildirim incelenmiş; beyanın şaka amaçlı olduğu ve şakanın yönetmelikte tanımlı mizah sınırları içinde kaldığı anlaşılmıştır. Soruşturma açılmamıştır. Dosya açılmıştır.

Kültür haberleri: Standart Palet’in kabulünün ellinci yılı kapsamında düzenlenen “Hepimiz Aynı Göğün Altında” sergisi, Birinci Bölge Algısal Uyum Bilgi Merkezi’nde ziyarete açılmıştır. Sergide, onaylı sanatçılarımızın standart tonlarla ürettiği yüz kırk dört eser yer almaktadır. Eserlerin tamamının birbirinden ayırt edilememesi, serginin başarısı olarak değerlendirilmiştir.
Eğitim köşesi: İlkokullarımızda okutulan Algı Bilgisi dersinde bu haftanın kelimesi “aynı”dır. Evde alıştırma yaptıracak velilerimiz için örnek cümle: “Senin gördüğün mavi ile benim gördüğüm mavi aynıdır, çünkü ikisi de mavidir.”
Kırk yıldır aralıksız yüzde doksanın üzerinde eşleşme kaydeden vatandaşımız Nebahat T., Dördüncü Bölge şubesinde düzenlenen törenle İstikrarlı Algı Plaketi’ne layık görülmüş; duygularını “her zaman ne görmem gerekiyorsa onu gördüm” sözleriyle ifade etmiştir.

İkinci Bölge’de dün akşam elektrik kesintisi yaşanmamıştır. Yaşanan kesinti planlıdır.
Yarın hava, izin verilen tonlarda güneşli olacaktır.
Ne hissettiğinizi bilin. İyi geceler.

İkinci Kitap: Sarı

Mavi, Nilgün’ün elinde üç kattan oluşurdu. En altta ultramarin – koyu, neredeyse kara; fırça değdiğinde bile direnen, ışığı yutan bir katman. Boyanın tuvale işlemesinden değil, yerleşmesinden önce gelen bir şeydi bu; sanki her şeyin üstüne kurulacağı zemin, kendi rengini en baştan koyuyordu. Üstüne, kuru fırçayla, prusya mavisinden ince bir örtü: ilkinin ağırlığını hafifleten, içine bir soğukluk, bir mesafe katan. Prusya kendi başına zaten soğuktu – fabrika işi, seri numaralı, her tüpte aynı; ama ultramarinin üstünde, onunla konuşmaya başladığında başka bir şeye dönüşüyor, ikisinin arasında üçüncü bir şey doğuyordu. En üste, parmak ucuyla, neredeyse görünmez bir beyaz: ışığın tuvale değdiği anda gözün algıladığı şeyi bir tık değiştiren üçüncü katman. Ve bu tık, ölçülmesi mümkün olmayan bir tıktı – gözün hissettiği, ama tarife kalkışınca kelimelerin hep geç kaldığı türden.

Üç kat, üç ayrı karar; sonunda tek bir mavi. Ama bu mavi hiçbir tüpten çıkmıyordu – yalnızca bu üç kararın art arda gelmesiyle vardı. Biri sorsa, “bu hangi renk?”, “mavi” derdi. Doğru bir cevaptı. Ve yanlış bir cevaptı. İkisi aynı anda.

Atölyesi eski bir tekstil deposunun üst katındaydı: yüksek tavan, görünür kirişler, duvarlarda eski çivilerin izleri. Işık kuzeyden girerdi – gün boyu değişmeyen bir açıyla. Bu değişmezliği bilerek seçmişti: güney ışığı daha parlaktı, daha sıcaktı, ama öğleden sonra kayar giderdi; kuzey ışığı bütün gün aynı kalırdı, güvenilirdi. Ressam için güvenilir ışık, bilimci için kontrollü ortam gibiydi: bütün değişkenleri sabitlersen geriye tek değişken kalırdı – el. Altı yıldır buradaydı ve atölyenin kokusunu – keten yağı, terebentin, eski ahşap, bir köşede kuruyan boyaların hafif tatlı kokusu – artık duymuyordu bile, kendi nefesini duymadığı gibi. Yalnız uzun bir aradan sonra döndüğünde koku yüzüne çarpardı; ve o tek an, atölyenin gerçekten var olduğunu, gerçekten kendisine ait olduğunu hissettiği an olurdu. Keten yağı, yıllar içinde, beyazları görünmez bir sıcaklığa çekerdi – kimsenin adını koymadığı, çok yavaş bir sararma. Nilgün buna kızmazdı. Zaman da bir pigmentti; karıştırmayı ondan öğrenmişti.

Tuval üç gündür aynı hâldeydi: bir gökyüzü parçası – bina yok, ağaç yok, figür yok. Sahneli bir şey istememişti; mesajı olmayan, yalnızca var olan bir şey istiyordu. Bunun da bir mesaj olduğunu biliyordu – her seçim bir şey söylerdi; seçmemek de bir seçimdi. Üst üçte iki, o üç katmanlı mavi; altta, ufuk çizgisinde, hafifçe daha açık bir ton: göğün yere değdiği yerdeki o ince, neredeyse algılanamaz aydınlanma. Tuvalin en sevdiği yeri orasıydı – orada bir şey oluyordu, açıklayamadığı bir şey: göğün hem bittiği hem devam ettiği yer; sınırın, aynı anda iki tarafta durduğu yer.

Bu maviyi nereden hatırladığını bilmiyordu. Belki çocukluğundan, belki bir rüyadan, belki hiçbir yerden – elinin kendi kendine bulduğu bir şey. Kafasında bir referans yoktu: fotoğraf yok, başka tuval yok; yalnızca içinde “bu” dediği bir his, ve her fırça darbesinde o hisse yaklaşıp yaklaşmadığını soran ikinci bir his. Birileri buna içgüdü derdi, birileri deneyim. Nilgün bir şey demezdi; çalışırdı.

Üç gündür ufuk çizgisindeydi. Bir gün “daha açık” demişti, bir gün “az daha koyu”; bir gün ikisini de deneyip silmişti. Üç günde söyledikleri üç ayrı şeydi – ve birbirlerini dışlamıyorlardı; yalnızca farklı günlerde farklı şeyler doğruydu. Bir insan, iki farklı günde, aynı şeyi nasıl kelimesi kelimesine aynı tarif ederdi ki?

Duvarın kenarında, öbür tuvallerin arasında, eski bir portre dururdu – üstünde ince bir toz: iki küçük oğlan, beş yaşlarında, yan yana oturmuş, birbirine çok benzeyen yüzleriyle. İlk siparişlerinden biriydi; gençti o zaman, eli hızlıydı; standart bir aile işiydi – öyle başlamıştı. Ama çocukların gözleri onu tutmuştu: aynı kemik, aynı çene; bakış farklı. Birinde içe dönük, bekleyen, ölçen bir şey; öbüründe dışa açık, tuhaf bir güven, dünyayla mesafesiz bir temas. Aynı yüz; iki ayrı içeriden bakış. En çok mesaiyi oraya harcamıştı – renge değil, ışığa değil: bakışın nereden geldiğine.

Sipariş eden adamı az hatırlıyordu: acelesi olan biri; parasını peşin, tamamını ödemişti – o yıllarda kimse peşin ödemezdi. Ve tek bir isteği olmuştu: “Yan yana otursunlar.” Başka bir şey dememişti. Aile, portreyi almaya hiç gelmedi. Nilgün bir iki kez aramıştı; numara vardı, açan yoktu. Sonra bırakmıştı. Portre duvarda kaldı; toz birikti; iki çocuk, yıllar içinde, atölyenin arka planına çekildi – bazen hiç görülmeyen, bazen de, dalgın bir anda gözün üstüne takılıp kaldığı, o iki ayrı bakışın yeniden fark edildiği bir nesne.

Kapı, öğleden sonra geç bir saatte çalındı – sert, art arda üç vuruş; kapıyı çalanın nezaket gibi bir niyeti olmadığını baştan bildiren bir ritim. Nilgün bu ritmi bir kez duydu ve unutmadı: üç vuruş, hızlı, eşit aralıklı; ne davetkâr ne öfkeli – yalnızca bildiren. Kapıyı açtığında elinde fırça vardı, parmaklarının arasında hâlâ ıslak mavi.

İki adam; üniformasız ama üniformalı gibi duran gri takımlar; ellerinde bir klasör. Arkalarında, merdivenin üst basamağında, bir üçüncüsü – kapı aralığından atölyenin içine bakıyordu: tuvale, duvardaki portreye, paletlere. Bakışı kayıt tutan bir bakıştı; gözler, mesleki bir refleksle, her şeyi taradı, sınıflandırdı, konumlandırdı.

“Nilgün Ferah?” dedi öndeki – soru değil, doğrulama. “AKSD, Kromatik Denetim Birimi. Bizimle geleceksiniz.”

“Hangi gerekçeyle?” Sesini sakin tutmaya çalıştı; ama fırçanın sapının parmaklarının arasında sıkıştığını hissetti – ve bunu fark etti, çünkü bu sıkışmanın ne demek olduğunu iyi bilirdi. Korku bir yerden başlamak zorundaydı; el, çoğu zaman, zihinden önce anlardı.

Adam klasörden bir kâğıt çıkardı ve okumadan, ezbere biliyormuş gibi okudu: “Söz konusu eserde tespit edilen mavi tonun, standart palet referans değerinden istatistiksel olarak anlamlı bir sapma gösterdiği, teknik inceleme raporuyla sabittir.” Kâğıdı katlayıp yerine koyarken, neredeyse sıradan bir tonla ekledi: “Tuval de bizimle gelecek. Delil olarak.”

Arkasında, atölyenin içinde, üç günlük emeği tuvalde hâlâ ıslaktı. Nilgün bir an kapıda durdu – içeriyle dışarının tam ortasında – ve içinden bir hesap geçti: korktuğu şey neydi? Gözaltı mı? Sorgu mu? Bunlara ad koyabilirdi; bir biçimde hazırlanabilirdi; sınırları belliydi. Korktuğu şey, o tuvalin başka ellerde, başka bir ışıkta, belki hiç anlamayan bir gözle bakılacak olmasıydı – kendi mavisinin, kendi elinden çıktığı anda bile artık kendisine ait olmaması. Bunun sınırı yoktu. Bu, aslında her şeyin her zaman zaten olduğu şeydi: birinin resmine bakardın, ne gördüğünü bilemezdin. Ama şimdi bu bilememek, bir suçtu.

Adamlar tuvali, kurumamış hâliyle, özenle bir taşıma çerçevesine yerleştirdiler; çerçevenin köşesine bir etiket iliştirildi: DELİL – DOKUNMAYINIZ. Özen meslektendi; esere değer verdiklerinden değil, delil bütünlüğünü korumak için. Nilgün yine de baktı – bakmadan edemedi. Merdivenden inerken ıslak boyanın bir kenara sürtündüğünü gördü: küçük bir leke, sağ alt köşeye yakın; mavi değil, gri – taşınırken başka bir yüzeyin rengi karışmıştı. Ve bu leke, o an, tutuklanmanın kendisinden daha keskin bir şey yaptı içine: eser değişmişti; ona dokunulmuştu; ve bu değişiklikte Nilgün’ün hiçbir kararı yoktu. Resmin üstünde, ilk kez, onun elinden çıkmamış bir iz vardı – ve bu izi kimse ölçmeyecekti.

Sokakta bekleyen araca binerken son kez pencereye baktı: kuzey ışığı hâlâ aynı açıyla giriyordu – saati bilmeden, mevsimi umursamadan, boş şövalenin üstüne. Paletler, tüpler, fırçalar yerli yerindeydi. Ve duvarın kenarında, hâlâ tozlu, hâlâ kimsenin almaya gelmediği, iki çocuğun portresi.

Araç hareket ettiğinde ellerine baktı: parmak aralarında kuruyan mavi, tırnak diplerine sinmiş, yıkamayla çıkmayacak. Çocukken, ressam olacağını söylediğinde, büyüklerden biri “ama senin ellerin hep kirli olacak” demişti – uyarır gibi, temiz eller önemliymiş gibi. Sonra anlamıştı: temiz el, bulaşmamış el demekti. Bulaşmamak, dokunmamak demekti. Dokunmamaksa – hiçbir şeyi gerçekten yapmamak.

Camdan dışarı baktı; şehir geçiyordu. Gökyüzü, o öğleden sonra, tuvalindeki gibi değildi: daha açık, daha sıradan; katmansız, tek, düz bir mavi – herkesin “mavi” dediği, kimsenin üstüne düşünmediği türden. Ve Nilgün, belki ilk kez bu kadar net, kendi gördüğü mavinin herkesin gördüğü mavi olup olmadığını merak etti. Düşünmüştü bunu elbette – ressamlar düşünürdü, renk derslerinde anılırdı. Ama o an, araçta, eller kucakta, mavi tırnak diplerinde, soru akademik değildi. Bu soruyu soran biri, az sonra, bir sorgu odasına girecekti. Ve “sapmasının kanıtı”, şu anda, başkasının elinde taşınıyordu.


Sorgu odası beyazdı – ama Nilgün’ün artık görmeden edemediği, başka kimsenin herhâlde hiç düşünmediği bir beyaz: hafif sarıya kaçan, floresanın altında neredeyse grileşen, “tarafsız” denen ama hiçbir şeyin tarafsız olmadığı bir ton. Renk bilgisinin ilk dersiydi bu: tarafsız renk yoktur; her renk komşusuyla konuşur; aynı beyaz, başka ışıkta, başka komşunun yanında başka görünür. Bu odanın beyazı, floresan sarısının yanında griye çekiliyordu. Ve bu gri – bu “tarafsız” ortam – üç hafta sonra Nilgün’e ne iş gördüğünü açık edecekti: her şeyi eşitliyordu. Farkları görünmez kılıyordu. Tarafsızlık, farklılıkların görülmemesinin öbür adıydı.

Masada tek bir kâğıt, tek bir kalem vardı. Başka hiçbir şey – ne su bardağı, ne dosya, ne insanı insana bağlayan küçük bir ayrıntı. Karşısındaki kadın kendini tanıtmadı. “Anlatın,” dedi yalnızca. “Gördüğünüz maviyi anlatın. Kendi kelimelerinizle.”

Kendi kelimelerinizle. Bu ifade, normalde, “serbestsiniz” demekti. Bu odada başka bir şey diyordu: kelimeler zaten hep kendisinindi; tarif edilen şey hep içerideydi – ve şimdi o içeriyi bir kâğıda, bir kadına, bir sisteme dökmesi isteniyordu.

Tutuklanışının ilk akşamıydı. Üstünde hâlâ atölyenin kokusu vardı – terebentin, keten yağı; ellerinde kuruyan boya. Koku, bu beyazın içinde bir anakronizmdi: başka bir yere ait, taşınmış, sıkışmış. Adrenalin, korku, öfke – hepsi içinde tek bir sıcak kütleye karışmıştı. Uyumamıştı, yiyememişti; araçta kusmamak için dişlerini sıkmıştı. Bu hâldeyken konuştu:

“O mavi, gördüğüm en derin mavi. Gece yarısı göğü gibi, ama biraz daha – bilmiyorum, daha ağır, daha doygun.”

Kelimeler kendiliğinden geldi, düşünülmeden; çünkü o an mavi gerçekten öyleydi onun için – derin, ağır, göğsünde neredeyse fiziksel bir varlık; atölyede bıraktığı tuval gibi: kurumamış, canlı, bitmemiş.

Kadın yazdı, başını kaldırmadan. Kalemin sesi – kâğıda sürtünen grafit; seslerin en kuru, en kayıtsızı – odayı bir an doldurdu. Sonra Nilgün’ü götürdüler.

Hücre küçüktü ve penceresizdi; ikincisi, ilk günlerde, birincisinden ağır bastı. Küçüklük bedeni kısıtlıyordu; penceresizlik, zamanı. Işık hep aynıydı – tavandaki panellerden, aynı şiddette; ne sabah belliydi ne akşam. İlk günler direndi: gözlerini kapatarak, ne zaman uyuduğunu bedenine sorarak. Ama beden de şaşırdı; beden de dışarıya bakardı – ışığa, soğuğa, seslere – ve bunların hepsi hep aynıysa, beden de pusulasını yitirirdi. Renkleri bilen biri için en ağır olan belki buydu: değişmeyen ışık. Işık değişmeyince renk de anlatmaz olurdu; her şey kendi soluk envanterine çekilirdi.

Her gün – aynı saat olduğunu sandığı bir saatte – bir görevli gelir, aynı küçük sarı formu uzatırdı: Bugünkü genel rahatsızlık düzeyinizi 1 ile 10 arasında belirtiniz. Tek sayfa, tek kutu. Altta küçük bir not: Yanıtınız gizlidir. Nilgün, her okuyuşta içinde aynı boş gülüşü duydu: bu gizlilik kime karşıydı?

İlk günler 3 yazdı; sonra 5; sonra bir gün, hiç düşünmeden, elinin kendiliğinden yazdığı 8’i gördü kâğıtta. Durdu. Kaleme baktı, 8’e baktı. 8 doğruydu; dürüsttü. Ama bu doğruluk kâğıtta ne yapardı, kimin eline geçerdi, neye çevrilirdi? Sildi. Üstüne 4 yazdı. Ve o silme hareketiyle birlikte içinde bir şey sertleşti – küçük, katı, öfkeli: kendi acısını, başkasının sistemi için ayarlamış, törpülemiş, “uygun” hâle getirmişti. Aşağılanmanın tam kalbi buydu: sana yapılan değil – sana, kendine yaptırılan.

Sonradan öğrendi: formlar her gün dosyasına ekleniyor, savcı yardımcısı bunlardan bir grafik üretiyordu – adı “rahatsızlık eğrisi”. Eğrinin fazla düz seyrettiği günler raporda “duygusal bastırma” diye yorumlanmıştı; fazla dalgalı günler, “manipülatif tutarsızlık” diye. Nasıl cevap verirse versin, eğri bir şeyin kanıtı olabiliyordu. Delil suçu kanıtlamıyordu; suç, kendine delil topluyordu.

Bu mantığın adını uzun gece saatlerinde koydu, tavanın değişmez beyazına bakarken: önce hüküm, sonra kanıt. Ve arama yeterince ısrarlıysa kanıt her zaman bulunurdu – çünkü hiçbir insan, hiçbir an, hiçbir cümle, sonsuz yoruma kapalı değildi.

Üçüncü haftanın sonunda ikinci oturuma alındı. Oda aynıydı; karşısındaki kişi değişmişti; Nilgün artık emin olamıyordu, çünkü yüzler zihninde bulanıklaşmıştı. Hepsi aynı ışığın altında, aynı kıyafetle, aynı masada oturuyordu; kimlik önemsizleşmişti. Önemli olan soruydu, ve soru değişmemişti: “Anlatın. Gördüğünüz maviyi anlatın.”

Nilgün bu kez düşündü – gerçekten düşündü; ve bu düşünme, ilk oturumdaki içgüdüsel konuşmanın tam karşıtıydı. İçinde artık o sıcak, yoğun kütle yoktu; üç haftalık penceresiz oda vardı, aynı ışık, aynı sessizlik. Ve o sessizlik, içindeki maviyi değiştirmişti – tuvaldeki mavi değişmemişti; tarif edecek kişi değişmişti.

“O mavi soğuk bir mavi,” dedi. Sesi kendine bile yabancı geldi – düz, kuru, geç kalmış gibi. “İçinde gri var, neredeyse mor. Bir tür yorgunluk hâli gibi.”

Sessizlik. Kalem, kâğıda.

Kelimeler değişmişti, çünkü kendisi değişmişti. Üç hafta hücre, her şeyi değiştirirdi – neden değiştirmesindi; hangi insan, hangi deneyimden sonra, aynı şeyi aynı biçimde duyar? Ama dosyada bu fark “tutarsızlık” diye işaretlenecekti – sanki insan, aynı şeyi, her zaman aynı kelimelerle tarif etmek zorundaymış gibi; sanki tarif eden, zamanın dışında duran, koşulsuz, değişmez bir şeymiş gibi. Sanki insanın içi, bir tuvalin boyasından daha az eskirmiş gibi.

O gece hücresine götürülürken, koridorda, açık kalmış bir kapının önünden geçti. İçeride başka bir oda: duvarları da beyaz, ama daha steril, daha soğuk bir beyaz – klinik beyazı. Ve odanın ortasında tanıdık bir cihaz: bir Eşleştirici; şubelerdeki standart modelden daha büyük, daha eski görünen bir gövde, kurumun ilk kuşaklarından kalma gibi. Görevli kapıyı kapatmadan önce, bir saniyeliğine, ekranda bir şey gördü: kendi adının yanında, anlamadığı bir sayı dizisi; ve dizinin ucunda küçük, kırmızı bir işaret.

Kırmızının ne dediğini bilmiyordu. Ama kırmızı, her yerde, aynı şeyi söylerdi: beklenenin dışında. Ve kendi adının yanındaki kırmızı, o koridorda, tek bir şeyi netleştirdi: sistemin içinde, adına karşılık gelen bir beklenti vardı – ve o beklentinin dışına çıkılmıştı. Beklentiyi kimin kurduğunu, neye göre kurduğunu sormak mümkün değildi; kapı kapandığı için değil – soracak merci olmadığı için.

Ertesi sabah mahkemeye ilk çıkışıydı. Salon beklediğinden büyüktü: yüksek tavan, ağır tahta sıralar, tek yönden gelen resmî bir ışık. Ve kalabalıktı – izleyici sıralarında tanımadığı yüzler, not alanlar, fısıldaşanlar. “Gösteri” kelimesini resmî olarak kimse kullanmıyordu; ama kalabalık vardı ve köşedeki küçük kamera, kırmızı ışığıyla sessizce kayıt alıyordu.

Savcı klasörünü açtı. Nilgün tuvali bekledi, ifadeleri bekledi, teknik raporu bekledi. İlk gelen, bunların hiçbiri olmadı.

“Sanığın, otuz yıla yakın bir süre önce, bir aile portresi yaptığı tespit edilmiştir,” dedi savcı – ses düz, mekanik, kâğıt okur gibi. “Söz konusu eser, iddianameye ek-7 olarak dahil edilmiştir. Esere ilişkin ödeme kaydı dosyadadır. Ön incelemede, portrede kullanılan tonların da dönemin standart paletinden sapma gösterdiğine dair emareler bulunmuştur. Bu durum, sanıktaki kromatik sapmanın yeni olmadığını; otuz yıla yakın süredir devam eden yerleşik bir hâl olduğunu göstermektedir.”

Nilgün dondu. O portre. O iki çocuk. Neredeyse unutmuştu – belleğin arka raflarına, tozun altına. Siparişi verenin yüzü çoktan silinmişti; kalan yalnızca çocukların gözlerindeki o iki ayrı bakış, ve fırçanın altındaki o direnç: iki küçük yüzü “yakalamanın” her zamankinden zor oluşu – kemiği değil, içerideki ayrı şeyi tutturmak. Şimdi o portre, bilmediği bir kanaldan çıkıp gelmiş; kendi geçmişi, süregiden bir suçun kanıtı olarak önüne konmuştu.

Ve bir an, ürpertiyle, fark etti: o iki çocuğun şimdi nerede olduğunu hiç düşünmemişti. Siparişin neden alınmadığını, ailenin neden bir daha aramadığını, çocuklara ne olduğunu. Hiç merak etmemişti. Yaptığı işin, hayatların içine ne kadar girdiğini; ve o hayatlar çekilip gittikten sonra elinde nasıl bir iz bıraktığını.

Hâkim, ek-7’nin kapsamlı teknik incelemeye alınmasına karar verdi; duruşma ertelendi. Savcı bir cümle daha ekledi – Nilgün’ün değil, tutanağın duyması için: “Sipariş sahibinin kimliği hususu, ilgili dosya kapsamında ayrıca değerlendirilmektedir.” İlgili dosya. Hangi dosya, kimin dosyası – söylenmedi; söylenmemesi de tutanağa geçmedi.

Salonun arkasında, izleyicilerin arasında, bir grup vardı – Nilgün tanımıyordu; ama birkaç yüzde, ötekilerden farklı bir ifade gördü: ne meraklı ne kayıtsız – dikkatli; izleyen değil, takip eden bir bakış. İçlerinden biri, gri paltolu, orta yaşlı bir adam, onunla göz göze gelince başını hafifçe eğdi: küçük, temkinli, çabuk geçen bir hareket. Nilgün’ün hiç tanımadığı – ama o eğilişin altında, nedense, tanınmış hissettiren bir hareket.

Koridorda geri götürülürken aklında iki kelime art arda dönüyordu: tutarsızlık; otuz yıl. Birincisi, iki ayrı günde iki ayrı şey duymuş olmasını suç sayıyordu. İkincisi, otuz yıl öncesini bugünün kanıtı yapıyordu. İkisi birlikte: hem değişmek suçtu, hem geçmiş. Ortada “doğru” diye ne kalıyordu? Sistem söylemiyordu; söylemesine gerek yoktu. Doğru, tanımı gereği, elde tutulabilen, ölçülebilen, denetlenebilen şeydi. İçerisi, bunların hiçbiri değildi.

Hücresinde, o gece, gri paltolu adamın baş eğişini düşündü; ve içinde, üç haftadır ilk kez, küçük, temkinli bir şey kıpırdadı. Umut değildi tam olarak ama adını koymaktan korktuğu için “umuda yakın” diye geçiştirdi.


İkinci celse üç gün sonra toplandı. Nilgün o üç günü tek bir ödevle geçirmişti: söyleyeceği şeyi bulmak. Savunma avukatı vardı – atanmıştı; iki kez gelmiş, ikisinde de aynı şeyi söylemişti: “Sisteme güvenin. Süreç işliyor.” İkinci ziyarette bir cümle daha eklemişti, iyilik eder gibi: “İtiraz dosyayı büyütür. Küçük dosya, iyi dosyadır.” Nilgün, o ziyaretten sonra, adama güvenmemeye karar verdi. Salonda gerçekten kendisine ait tek şey, kendi ağzından çıkacak kelimelerdi; onları başkasına seçtirmeyecekti.

Salon yine doluydu; kamera köşede, kırmızı ışığıyla. Önce savcı konuştu: ek-7 üzerindeki teknik incelemenin sonuçlarını okudu. Rapor kesin bir sonuca varamamıştı: otuz yıla yakın zamanın pigmentlerde yarattığı bozulma, özgün tonun “güvenilir biçimde yeniden hesaplanmasına” izin vermiyordu. Boyalar yaşlanmıştı; renk kaymıştı; kaymanın miktarı ölçülemiyordu. Zaman, tuvale kimseden izin almadan kendi katmanını sürmüştü – ve o katman hiçbir standart palette yoktu. Savcı bunu okurken sesi hafifçe düşmüştü; umduğu kadar güçlü bir kanıt değildi ve biliyordu. Cümleyi yine de şöyle kapadı: “Şüphe devam etmektedir.” Belirsizlik, sanığın lehine sayılmıyordu. Belirsizlik de aleyhte sayılıyordu.

Aynı raporun dipnotlarından birinde – tutanakçının hızla geçtiği, kimsenin üstünde durmadığı bir satırda – asıl tuvale dair bir kayıt vardı: sağ alt köşedeki gri leke, “taşıma kaynaklı kontaminasyon” olarak sınıflandırılmış, “değerlendirme dışı” bırakılmıştı. Nilgün’ün mavisi virgülden sonra iki basamakla ölçülmüştü; devletin grisi, ölçüm dışıydı. Kimse bunu tuhaf bulmadı. Tuhaflık, ölçülen şeylerden biri değildi.

Söz kendisine verildiğinde kalktı. Elini masaya koydu; avucunun ısısı ahşabın serinliğine değdi – ve bu dokunuş onu bir anlığına hücrenin dışına, kendi bedenine geri getirdi. Üç haftadır hiçbir şey bu kadar net olmamıştı.

Eli üç haftadır boyasızdı; ama tırnak diplerindeki eski mavi tam çıkmamıştı – sabunun, suyun, zamanın silemediği ince bir gölge. Belki bu da bir kanıttı, diye düşündü; ama kendi lehine: ne kadar yıkansa da çıkmayan şey, bedenin verdiği bir kararı taşıyordu.

“Bana sapma diyorsunuz,” dedi. Sesi kısıktı ama netti – üç haftalık sessizlikten sonra gelen ses insana yabancı olabilirdi; bu ses yabancı değildi: uzun süredir orada bekleyen, dinlenmiş, hazır bir ses. “Ama neyden sapma, onu hiç söylemediniz. Bir tuval var, bir mavi var, bir sayı var: yüzde dört virgül üç. Sayı gerçek; kabul ediyorum. Ama neyin yüzdesi? Bir referansın. Referans ne? Bir ortalamanın. Ortalama kimin gözünden alınmış? Başkalarının.” Durdu; salona baktı – hâkim, savcı, tutanakçı, sıralar. “Ve başkalarının gözü, kendi kafalarının içinde. Benim kafamın içine giremiyorsunuz. Hiç kimse giremez. Sizin de, benim de – bu binadaki herkesin kafası, yalnızca kendisine açık. Bu benim uydurmam değil, savunmam da değil. Ölçmeye çalıştığınız şeyin kendi özelliği bu.”

Nefes aldı.

“Ben renk karıştırarak geçindim. Bir rengi üç katta kurarsınız; en alttaki hiç görünmez, ama hepsini o taşır. Sizin ölçtüğünüz, en üstteki kat. Benim yargılandığım, en alttaki. O kata sizin aletiniz inmiyor. Benimki de inmiyor – ben de kendi altımı göremiyorum; kimse göremiyor. Beni mahkûm ederseniz, mahkûm ettiğiniz şey, hiç görmediğiniz bir şey olacak. Bunu siz de bilemezsiniz, ben de. Ama bilememek suçun kendisiyse – bu salondaki herkes aynı suçun içinde.”

Salonda bir an öyle bir sessizlik oldu ki Nilgün kendi nefesini duydu; ve bunu duymak onu rahatlatmadı ama sakinleştirdi. Söylenecek olan söylenmişti. Cümlelerin bundan sonra ne yapacağı ona ait değildi; yalnızca söylemek ona aitti – ve söylemişti.

Köşedeki kameranın kırmızı ışığı, tam o anda, bir kez titredi; söndü. Yarım saniye, belki bir saniye karanlık. Sonra yeniden yandı. Kimse yorum yapmadı; kimse “teknik arıza” demedi. Ama Nilgün, hâkimin yüzünden geçen ince gerilmeyi gördü ve sezdi: bu cümlelerin kayda girmesini istemeyen biri, bir yerde, bir düğmeye dokunmuştu. Belki yanılıyordu. Belki gerçekten arızaydı. Ama artık “belki sadece” demek, eskisi kadar kolay değildi.

Hâkim, kısa bir aranın ardından kararı okudu – düz, tökezlemeden; sanki okumak, içerikle ilgisi olmayan mekanik bir alıştırmaydı:

“Sanığın Renk Lisansı, ek inceleme süresince askıya alınmıştır. Sanık, kamuya açık sergi faaliyetinde bulunamaz; eser üretiminde kullandığı malzemeler düzenli denetime tabidir. Dosya kapatılmamış, izlemeye alınmıştır.”

Nilgün cümleleri duydu ama aynı anda işleyemedi; zihin, önemli şeyleri bazen taksitle sindirirdi. Mahkûmiyet değildi – bu ilk geldi, bir nefes gibi. Beraat de değildi – bu ikinci. Ve “dosya kapatılmamış, izlemeye alınmıştır” – bu üçüncü, en ağırı; çünkü bu cümle ne bitişi söylüyordu ne devamı: yalnızca askıda olmayı söylüyordu, belirsiz bir süre, belirsiz bir son için.

İp kesilmemişti; gevşetilmişti. Gevşek ip, istendiği an yeniden gerilirdi. Sistem ipi koparmayı sevmezdi zaten – kopan ip biterdi; gevşek ip, sonsuza dek elde kalırdı.

Salondan çıkarken, kalabalık dağılırken, gri paltolu adamı yeniden gördü – bu kez kapıya yakın, duvara yaslanmış. Kalabalığın içindeydi ama kalabalıkla aynı yöne bakmıyordu: herkes çıkışa, birbirine bakıyordu; adam Nilgün’e bakıyordu – bekler gibi, önceden bilir gibi.

Göz göze geldiklerinde adam yine başını hafifçe eğdi. Sonra eli ceketinin içine gitti, bir şey çıkaracak gibi; hareket yarıda kaldı, el geri çekildi, geriye yalnız bakış kaldı. Sonra kalabalık aralarına girdi; adam kayboldu.

Belki yanılıyordu; belki sıradan bir izleyiciydi – davayı merak eden biri. Ama içinde, o bakışın bir anlamı olduğuna dair, açıklayamadığı bir kesinlik vardı. Kaynağını sorguladığında elinde hiçbir kanıt yoktu: bir sezgi, bir his – kimseye aktaramayacağı, hiçbir mahkemede sunamayacağı türden, tamamen içeriden bir şey.

Qualia’nın ta kendisiydi bu.

Dışarı çıktığında, üç haftadır ilk kez, gerçek gün ışığı yüzüne değdi.

Durdu; kaldırımın ortasında, yüzünü hafifçe kaldırdı, gözlerini kapadı. Işık, kapalı göz kapaklarının ardında bile vardı – kırmızımsı, sıcak, derinlikli; hücrenin düz, yapay sarısından o kadar farklıydı ki fark tarifsiz değildi, yalnızca dil yetmiyordu: aynı kelimeyle anılan iki şey, birbirinden bu kadar uzak olabiliyordu.

Gözlerini açtığında şehir oradaydı – gürültüsü, kokusu, hareketi. Güneş ince bir bulut katmanının ardından geliyordu; ışık yumuşamış, dağılmış, her yüzeyde başka kırılıyordu. Karşı kaldırımın ıslak taşları gri değildi aslında: yakından bakınca içlerinde mavimsi, yeşilimsi, neredeyse mora çalan damarlar vardı – taşın kendi milyon yıllık tarihini taşıyan ince çizgiler; renkleri ışığın açısına göre değişiyor, her adımda başka bir tona giriyordu. Bir kadının kırmızı atkısı, güneş değdiğinde üçe bölünüyordu: kenarlarda açık, ortada koyu, kıvrım gölgelerinde kahverengiye kayan. Bunların hiçbiri sapma değildi. Bunların hepsi yalnızca dünyaydı – var olduğu hâliyle; ölçülmeyi beklemeden, lisans almadan.

Yürüdü; amaçsız, yalnızca yürümek için. Bir çocuk, karşıdan geçerken, elindeki sarı balonu kaçırdı – ip parmaklarının arasından kaydı; elde balon kalmadı, yalnız boşluğu kaldı. Balon yükseldi; günün biraz soluk, griye kaçan maviliğine karşı küçük, parlak bir nokta olarak uzaklaştı. Çocuk bir an ağlayacak gibi oldu; sonra gözü balonun ardına takıldı, yükselişi izledi, ve yüzünde, kaybın üstüne oturuveren bir şaşkınlık belirdi – sanki balon gitmeden önce yalnızca gidişin kendisi vardı, ve gidiş güzeldi.

Nilgün durdu, balonu kayboluncaya kadar izledi. Neredeyse gülümseyerek düşündü: belki bu çocuk o sarıyı bambaşka görüyordur. Belki herkes bambaşka görüyordur. Ve belki bunun önemi yoktu – balon yine de yükseliyordu, çocuk yine de izliyordu, kimse kimsenin kafasının içini bilmese de. Bilmemek, balonu aşağı çekmiyordu.

Atölyeye giden bulvarda, küçük bir parkta, bir banka oturdu – birkaç dakika; bacaklar istedi bunu, üç haftalık hareketsizlikten sonra. Bankın tahtası pürüzlüydü, boyası dökülmüş; bir yerine bir isim kazınmıştı, artık okunmuyordu ama izi duruyordu. Bu iz, birinin “buradaydım” demesiydi tanınmayı umarak.

Ceketinin cebinde bir şey buldu. Küçük, katlanmış bir kâğıt. Kimin koyduğunu bilmiyordu – belki salondan çıkarken, kalabalıkta, biri sessizce sıkıştırmıştı; belki öteden beri oradaydı da fark etmemişti. Açtı. El yazısı; küçük, eğik harfler; başlıksız birkaç satır:

“Herkesin elinde bir kutu var, içinde bir şey, ve kimse başkasının kutusuna bakamaz. Ama biz yine de birbirimize böceğimizi anlatmaya devam ediyoruz. Bu yüzden yalnız değiliz – yalnız olduğumuzu bildiğimiz için, birbirimize anlatmaya devam ediyoruz.”

Okudu; bir daha okudu. Kelimeler tanıdıktı – ama bir yerden hatırladığından değil: söylenen şey, zaten kendi içinde durduğundan. Sanki başkası yazmıştı ve aynı zamanda kendisi yazmıştı; sanki salonda söylediklerinin, başka bir elden çıkmış çevirisiydi. “Böcek” kelimesi tuhaftı – kasıtlı tuhaf; ve tam bu tuhaflık, cümleyi bir bildiriden başka bir şey yapıyordu: yalnızca bir gerçek – sıradan, ama taşıması ağır.

Kim yazmıştı? Kim koymuştu cebine? Neden ona? Bu soruların hiçbirinin cevabını bilmiyordu – ve kâğıdı yazan da, koyan da, onun bunu okuyup okumayacağını, okursa ne anlayacağını bilemezdi. İki taraf da karanlıkta çalışmıştı. Kâğıt yine de cepteydi.

Kâğıdı ceketinin iç cebine koydu – kalbinin hizasına yakın bir yere. Bunu fark etti; ve değiştirmedi.

Atölyeye vardığında kapı kilitliydi; içeri girdi, ışığı yaktı. Kuzey ışığı çoktan gitmişti; gündüzü kaçırmıştı; şimdi yalnız yapay ışık vardı, parlak ve düz. Ama her şey yerindeydi: boş şövale, yarım paletler, fırçalar kaselerinde, tüpler kendi düzeninde. Hiçbir şey kaybolmamıştı – bir şey eksikti yalnızca: taşınmış, etiketlenmiş, başka bir binada, başka bir ışığın altında bekleyen bir tuval. Ve duvarın kenarında, hâlâ tozlu, hâlâ kimsenin almaya gelmediği, iki çocuğun portresi – iki ayrı bakışıyla, hâlâ bekliyordu.

Nilgün ona bu kez uzun baktı. “İlgili dosya kapsamında değerlendirilmektedir,” demişti savcı. Hangi dosya? O çocuklar kimdi? Otuz yıla yakındır duvarında duran bu iki yüz – kimlerdi? İlk kez sordu bunu. Ve sorunun bu kadar geç gelmiş olması, cevaptan çok, kendisi hakkında bir şey söylüyordu.

Şövalenin önüne oturdu. Yeni bir tuval gerdi – germe, elin bildiği bir işti: kasnak, bez, gergi pensesi, köşelerden çapraz, eşit kuvvet; bez gerildikçe çıkan o kuru, tok ses. Lisansı askıdaydı; sergileyemezdi; malzemeleri denetlenecekti. Tuval germek yasak değildi – henüz. Yasak olsaydı da, elin unuttuğu bir iş değildi bu. Gerdi, bitirdi, şövaleye koydu: beyaz, hazır, boş.

Uzun süre, hiçbir şey yapmadan, o beyaza baktı. Bu beyaz, sorgu odasının beyazı değildi. Bu beyaz, bir şeyin bittiği yer değil, başlayacağı yerdi. İki beyaz, aynı kelime; içlerinde bambaşka şeyler. Bunu kimseye kanıtlayamazdı. Ama biliyordu; ve bilmek, o akşam, yetiyordu.

Ne yapacağını bilmiyordu henüz. Ama elinin, er geç, yine bir şey bulacağını biliyordu. El, her zaman bulurdu.

Ara-Belge II
ALGISAL KAYIT VE STANDARDİZASYON DAİRESİ
KROMATİK DENETİM BİRİMİ
KROMATİK ŞİKÂYET BİLDİRİM FORMU

Form KŞ-11 · Nüsha 3/3 (Şube Arşivi)

1. Bildirimde bulunan
Ad-Soyad: [ANONİMLEŞTİRİLMİŞTİR – Yön. m.4]
Uyum primi tahakkuk kodu: UP-3391-B (işlendi)

2. Şikâyete konu vatandaş
Ad-Soyad: KORUR, Saime
Adres: İkinci Bölge, [karartılmıştır], No: 7, zemin kat
Renk Lisansı: %81 (geçerli)

3. Şikâyet konusu
Nesne: Pencere perdesi (sokağa bakan)
Beyan edilen sapma: “Rahatsız edici bir ton.” (bildirim sahibi beyanı)
Standart palet kodu: Tespit edilememiştir. (Perde, konut içinden ölçülememiştir; vatandaş, ölçüme rıza beyanını “düşünmek istiyorum” şeklinde geciktirmiştir. Gecikme tutanağa geçirilmiştir.)
Gözlem koşulları: Akşam saatleri; standart sokak aydınlatması altında (sarı).
Bildirim kaynaklı rahatsızlık düzeyi (bildirim sahibi beyanı): 7/10

4. Tanık
Bildirim sahibi. (bkz. madde 1)

5. Savunma (şikâyete konu vatandaş tarafından, kendi el yazısıyla, üç nüsha doldurulur)
“Ben hiçbir zaman perdemin rengini seçmedim. Perde annemden kaldı. Annem öleli dokuz sene oluyor. Geçen sene perdeyi yıkadım, rengi biraz açıldı, belki odur. Başka bir şey yapmadım. Akşamları lambanın ışığı vuruyor perdeye, belki dışarıdan farklı görünüyordur, ben içeriden bakıyorum. İsterseniz indiririm ama o zaman içerisi görünüyor. Ben kimseyi rahatsız etmek istemedim. Perde perdedir.”

6. Değerlendirme
Savunma, şikâyetin konusu bakımından esasa etkili görülmemiştir. (Şikâyet, tercihe değil tona ilişkindir; tonun kaynağı – seçim, miras, yıkama – sapmanın niteliğini değiştirmez.)
Sokak aydınlatmasının gözlemlenen ton üzerindeki olası etkisi: Değerlendirme dışı bırakılmıştır. (Aydınlatma standarttır; standart, etki kapsamında sayılmaz.)

7. Karar / İşlem
Perdenin, sokak aydınlatmasının etkin olduğu saatlerde toplanmış (açık) konumda tutulması önerilmiş; öneri, vatandaşın imzasıyla taahhüde çevrilmiştir.
Soruşturma açılmamıştır. Dosya açılmıştır. (İzleme: 24 ay)
Bildirim sahibine uyum primi tahakkuk ettirilmiştir.

8. Şerh
İşbu formun doldurulması, savunma hakkının kullanıldığını belgelemek içindir.
İmza (vatandaş): S. Korur
İmza (memur): [paraf]

Üçüncü Kitap: Kırmızı

Reha Argun, ayın ilk pazartesileri, Eşleştirici’nin bakım kapağını açar ve cihazın içine bakardı. Bu, işinin en sevdiği kısmıydı – kimseye söylemediği bir sevgiydi bu; bakım, teknik birimin gözünde angaryaydı. Ama Reha için kapağın ardında başka bir şey vardı: kırk iki rengi gösteren, sayılar üreten, insanların hayatlarına yön veren o beyaz gövde, içeriden, yalnızca parçalardı – optik ünite, sensör dizisi, soğutma kanalları, kablo demetleri. Her parçanın bir numarası, her numaranın bir yeri vardı. İçine bakılabilen şeyler dünyanın en dürüst şeyleriydi.

Toleransları ezbere bilirdi: optik ünitenin hizalaması binde bir milimetre; sensör sıcaklığı yirmi iki virgül beş, artı eksi sıfır üç; ışık kaynağının dalga boyu sapması en çok binde iki. Bu sayıların dışına çıkan cihaz “güvenilmez” sayılır, kalibrasyona alınırdı. Reha bazen, elinde ölçüm probu, şunu düşünürdü: cihaza tanınan tolerans, insanlara tanınmıyordu. Cihaz binde iki sapabilirdi; insan yüzde dört sapınca dosya açılıyordu. Bu düşünceyi kimseyle paylaşmamıştı. Paylaşılacak formu yoktu.

Teknik birim bodrum katındaydı – arşivin yanında, ama ayrı bir koridorda; duvarları boyunca yedek parça rafları uzanırdı. Reha’nın masası düzenliydi: aletler boylarına göre, vidalar kutularında, kutular etiketli. Bu düzen ona huzur verirdi – dünyanın geri kalanının veremediği türden bir huzur; çünkü bu düzenin kuralları belliydi, ve kurallara uyulduğunda düzen bozulmazdı. Dünyanın geri kalanında kurallara uyulduğunda ne olacağı belli değildi. Bunu erken öğrenmişti.

O pazartesi, üçüncü kattaki cihazın yıllık ana bakımı vardı. Reha kapağı açtı, optik üniteyi söktü, mercekleri tek tek çıkardı. Islak temizlik, kuru temizlik, hizalama. Sensör dizisini test etti: kırk iki kanal, kırk iki referans değeri, hepsi yeşil bantta. Cihaz sağlıklıydı. Cihaz her zaman sağlıklıydı; Reha’nın elinden geçen hiçbir cihaz, hiçbir denetimde sınıfta kalmamıştı. Bununla gurur duyup duymadığını bilmiyordu. Gurur, işin gereğini yapmakla ilgili bir kelime değildi; iş yapılırdı, o kadar.

Öğleden sonra, bakım raporunu yazarken, ekranın köşesinde küçük bir bildirim belirdi: teknik birime yönlendirilmiş bir dosya – mahkeme kanalıyla gelen, “ek-7” kodlu bir eserin spektral analiz talebi. Reha talebi açtı; rutin işti: tuval üzerindeki pigmentlerin ölçümü, referans paletle karşılaştırma. Eser, depodaydı; ertesi gün getirilecekti. Talebin altında dava numarası vardı, ve dava numarasının yanında, sanık adı: FERAH, Nilgün.

Reha bu adı biliyordu – herkes biliyordu; kafeteryada, koridorlarda, alçak sesle konuşulan dava. Ressam davası. Reha davalarla ilgilenmezdi; davalar, cihazın dışındaki dünyanın işiydi. Ama “ek-7” kodunun yanındaki açıklama satırı, gözünü bir saniye fazla tuttu: Aile portresi, yağlıboya, tahmini otuz yıl. İki çocuk figürü.

İki çocuk figürü.

Reha satırı okudu; bir daha okudu. Sonra ekranı kapattı ve masasındaki vida kutusunu, hiç gerekmediği hâlde, yeniden düzenledi.

İki çocuk. Otuz yıl. Bir portre.

Hafızasında bir şey vardı – ama “hafıza” demek bile fazlaydı; bir kırıntıydı: sarı bir oda. Sıcak, sarıya boyanmış duvarlar; yüksek bir pencere; ve bir koku – yağlı, keskin, tatlımsı; yıllar sonra bir nalburda terebentin kokusu duyduğunda midesini bir anda beş yaşına döndüren o koku. Bir kadın sesi: “Kıpırdama, az kaldı.” Ve yanında, omzuna değen bir omuz.

Bu kadardı. Öncesi yok, sonrası yok. Kırıntının gerçek bir anı mı, yoksa çocuk zihninin sonradan kurduğu bir şey mi olduğunu bilmiyordu. Kurumda büyüyen çocukların ortak hastalığıydı bu: geçmiş, belgelenmemişse, güvenilmezdi. Ve Reha’nın beş yaşından öncesine dair hiçbir belgesi yoktu. Kurum kayıtları beş yaşında başlıyordu: giriş tarihi, sağlık taraması, ilk test. Öncesi, resmî olarak, yoktu.

Omzuna değen o omzun kime ait olduğunu ise biliyordu. Bilmemek mümkün değildi. Aynaya her bakışında, o omzun sahibinin yüzünü görüyordu – yirmi sekiz yıldır görmediği yüzü.


Ertesi gün tuval geldi – gri bir taşıma sandığında, köşesinde DELİL etiketi. Reha sandığı açtı, tuvali spektrometre masasına yerleştirdi, üstündeki koruyucu örtüyü kaldırdı.

İki çocuk, beş yaşlarında, yan yana oturmuş.

Reha uzun süre kımıldamadı.

Yüzler kendi yüzüydü – ikisi de. Daha doğrusu: ikisi de kendi yüzüne benziyordu, ve birbirine benziyordu, ve aralarında bir fark vardı – kemikte değil, çenede değil; bakışta. Soldaki çocuk doğrudan bakıyordu: açık, güvenli, dünyayla arasında boşluk bırakmayan bir bakış. Sağdaki çocuğun bakışı bir adım gerideydi: izleyen, ölçen, bekleyen. Reha sağdaki çocuğun kendisi olduğunu düşündü. Sonra emin olamadı. Sonra bu emin olamamanın kendisi, göğsünde, taş gibi oturdu: insan, kendi çocukluğunun resmine bakıp hangisi olduğunu bilemiyordu.

Belki de ikisi de değildi. Belki bu portre bambaşka iki çocuktu – otuz yıl önce, bu şehirde, birbirine benzeyen başka ikizler. İstatistiksel olarak mümkündü. Reha istatistiği severdi; istatistik şimdi ona yardım etmiyordu.

Protokol netti: eserin on iki noktasından spektral ölçüm; referans paletle karşılaştırma; sapma raporu. Reha probu eline aldı. Eli titremiyordu – elleri hiç titremezdi; bununla da gurur duymazdı, elin işiydi. Ölçtü: gökyüzü fonundaki mavi, çocukların önlüklerindeki ton, tenlerdeki karışım, arka plandaki duvarın sarısı.

Sarı.

Prob, arka plandaki duvarın sarısının üstünde, bir an, gereğinden uzun kaldı.

Sonuçlar ekrana döküldü. Pigmentler yaşlanmıştı; spektral eğriler referans değerlerin çevresinde geniş bantlarla dolaşıyordu. “Özgün ton güvenilir biçimde yeniden hesaplanamaz” – raporun teknik sonucu buydu, ve Reha bunu olduğu gibi yazdı. Zaman, tuvalin üstüne kendi katmanını sürmüştü; o katmanın altındaki ilk renkleri artık hiçbir alet göremiyordu. Reha raporu yazarken şunu düşündü: kendi hafızasındaki sarı oda da böyleydi. Özgün ton, güvenilir biçimde yeniden hesaplanamıyordu. Aletle tuval arasındaki ilişki neyse, kendisiyle beş yaşı arasındaki ilişki oydu.

Raporu gönderdi. Sonra, protokolde olmayan bir şey yaptı: tuvalin arkasını çevirdi.

Kasnağın iç köşesinde, solmuş mürekkeple, bir el yazısı vardı: bir tarih – yirmi sekiz yıl öncesinden – ve bir sipariş numarası. Ve numaranın altında, yarısı silinmiş bir kelime: “…gun.”

Reha tuvali geri çevirdi, örtüyü örttü, sandığı kapattı.

O akşam, mesai bitiminde, binadan çıkmadan önce, personel kayıt sistemine kendi adını yazdı: ARGUN, Reha. Kendi dosyası açıldı: giriş tarihi, sağlık taramaları, eğitim kayıtları, atama. Beş yaşından öncesi: tek satır. Aile kaydı: bkz. dosya no: 04. Erişim: kısıtlı.

Dosya 04. Reha bu numarayı yirmi sekiz yıldır biliyordu. On sekiz yaşında, ilk kez sorduğunda, karşısındaki memur şöyle demişti: “Senin için hayırlısı, bu numarayı unutman.” Reha unutmamıştı; ama bir daha da sormamıştı. Sormamak, kurumda büyüyenlerin ana diliydi.

Şimdi, yirmi sekiz yıl sonra, bir tuvalin arkasındaki yarım kelime, o numarayı yeniden öne çıkarmıştı.

“…gun.”

Reha eve yürüdü. Yolda, bir kavşakta, karşıdan gelen kalabalığın içinde, bir an, kendi yüzünü gördü – bir yabancının omuzları üstünde, bir saniyeliğine, sonra kayboldu. Böyle şeyler olurdu; herkese olurdu; yüzler birbirine benzerdi. Reha adımını yavaşlatmadı. Ama o gece, yatakta, tavana bakarken, gündüz gördüğü portredeki iki bakışı düşündü – doğrudan olanı ve bekleyeni – ve hangisinin kendisi olduğunu bilmeden uyudu.


Ayhan, kardeşini görmeye karar verdiğinde, karar yeni değildi. Karar, on beş yıldır her sabah yeniden verilmiş ve her sabah ertelenmişti. Erteleme gerekçeleri yıllar içinde değişmişti: önce “henüz erken”di; sonra “artık çok geç”; sonra ikisinin arasında, gerekçesiz, yalnızca alışkanlık. Bir karar, yeterince uzun ertelenirse, kendisi bir hayat biçimi olurdu.

Değiştiren şey, dava oldu.

Ağın içinde dava konuşuluyordu – ressam, mahkeme, savunma; kayıt elden ele dolaşıyordu. Ayhan kaydı bir gece, matbaanın arka odasında, küçük bir cihazdan dinledi. Kadının sesi cızırtılıydı ama netti: “Benim kafamın içine giremiyorsunuz. Hiç kimse giremez.” Ayhan bu cümleyi dinlerken, elleri, masanın üstünde, hareketsiz kaldı – elleri hiç hareketsiz durmazdı; matbaada çalışan ellerin rahat durma alışkanlığı yoktu.

Sonra, ağın haber zincirinde, davanın ayrıntıları geldi: iddianameye eklenen eski bir portre; iki çocuk; otuz yıla yakın önce. Ve sipariş kaydındaki soyadı – ağın içinde birinin, arşiv kanallarından, yarım yamalak doğruladığı: Argun.

Ayhan, o gece, matbaanın arka odasında, uzun süre oturdu.

İki çocuk. Portre. Nilgün Ferah.

Onun hafızasında sarı oda yoktu. Onun hafızasında başka bir şey vardı: bir el – kendi omzunda, poz verirken sabit tutmaya çalışan; ve bir gülme krizi: ikisinin birden, aynı anda, nedensiz gülmeye başlaması; ve kadının sesi – kızgın değil, gülümseyen: “Peki, ara verelim.” Bu kadardı. Bir de koku: keskin, yağlı; yıllar sonra matbaa mürekkebiyle tanıştığında burnunun “tanıdık” dediği o ilk koku. Belki matbaayı bu yüzden seçmişti. Belki değil. İnsan kendi nedenlerini de doğrulayamazdı.

On beş yıl önce, on sekizinde, kurumdan çıkışının resmî adı “yerleştirme”ydi: bir yurt, bir fabrika, bir kayıt defteri. Ayhan üç ay sonra kayıttan çıkmıştı – kendi kararıyla, kimseye sormadan; ve o günden beri, resmî olarak, hiçbir yerdeydi. Hiçbir yerde olmak zordu ama öğrenilebilirdi: isimsiz işler, elden ödemeler, kayıtsız odalar. Ağ, onu bulmamıştı; o, ağı bulmuştu – yavaş yavaş, önce bir kâğıt, sonra bir yüz, sonra bir görev. Matbaa, en sonunda gelmişti: eski bir baskı makinesi, bir arka oda, ve Ayhan’ın elleri – ölçen, hizalayan, mürekkep yoğunluğunu parmak ucuyla tartan eller. Kurumun ona verdiği tek şey buydu belki: ellerine güvenmeyi, gözlerine güvenmemeyi öğretmişti.

Kardeşinin nerede olduğunu biliyordu. Yıllardır biliyordu – bilmek zor değildi; kurum çocukları kurumda kalırdı, ve Reha kalmıştı: teknik birim, bodrum katı, cihaz bakımı. Ayhan bunu öğrendiğinde önce anlamamıştı: nasıl kalırdı insan? Sonra, yıllar içinde, anlamıştı: kalmak da bir hayatta kalma biçimiydi. Kurum, ikisine aynı şeyi yapmıştı; ikisi iki ayrı yöne kaçmıştı – biri dışarı, biri içeri. İçeri kaçmak da kaçmaktı.

Buluşmayı ağ üzerinden ayarlamadı – bu, Reha’yı tehlikeye atardı. Eski yöntemi kullandı: bir not, elden, kurum servisinin durağındaki bakkalın veresiye defterine sıkıştırılmış; üstünde yalnızca bir yer, bir gün, bir saat. İmza yerine, ikisinin bileceği tek şey: küçük, kabaca çizilmiş bir güneş – çocukken, yatakhanenin buğulu camına, sabahları karşılıklı çizdikleri işaret.

Reha gelecek miydi? Ayhan bilmiyordu. Notun eline geçip geçmeyeceğini de bilmiyordu. Bakkalın defteri, güvenilir ama yavaş bir posta kutusuydu. Beklemek gerekiyordu. Ayhan beklemeyi bilirdi; matbaada her iş beklemeydi: mürekkebin oturması, kâğıdın kuruması, gecenin, dağıtım için yeterince koyulaşması.


Buluşma yeri, şehrin kenarındaki eski yük garının arkasındaki çay ocağıydı – kayıt kameralarının ölü açısında kalan, müdavimleri konuşmayan, çaycısı soru sormayan bir yer. Ayhan yarım saat önce geldi, sırtı duvara dönük masaya oturdu, kapıyı görecek şekilde.

Reha tam saatinde geldi.

Kapıda bir an durdu – gözleri içeriyi taradı: çıkışlar, yüzler, masalar; teknik bir tarama, bir cihazın açılış kontrolü gibi. Sonra Ayhan’ı gördü.

İki adam, yirmi sekiz yıl sonra, birbirine baktı.

Aynada görmediğin kendi yüzün – yaşlanmış, başka hayat sürmüş, başka kararlar almış hâlin – karşında oturuyordu. Reha’nın ilk düşündüğü şey saçma bir teknik ayrıntıydı: kardeşi kendisinden bir parmak uzun görünüyordu; oysa ikizdiler; demek duruş, demek iş, demek hayat, kemiği bile başka türlü taşıtıyordu. Ayhan’ın ilk düşündüğü şey ise bir ölçümdü: kardeşinin ellerine baktı – temiz, bakımlı, tırnakları düzgün; kendi ellerinin tırnak diplerinde çıkmayan mürekkep vardı. Aynı eller, diye düşündü; aynı ellerin iki ayrı baskısı.

Reha oturdu. Çaycı, sormadan, iki çay bıraktı.

İlk konuşan Ayhan oldu: “Geleceğinden emin değildim.”

“Ben de,” dedi Reha. “Gelmeye karar verdiğimden emin değildim. Geldim ama.”

Sessizlik. İki adam, bardaklarına baktı. Yirmi sekiz yılın üstünden konuşmaya nereden başlanırdı? Başlanmazdı. Küçükten başlanırdı.

“Matbaada mısın hâlâ?” diye sordu Reha – ve sorar sormaz, bu sorunun neyi ele verdiğini fark etti: biliyordu. Yıllardır biliyordu. İzlememişti ama bilmişti; bilmek ile ilgilenmek arasındaki o tuhaf, suçlu bölgede tutmuştu kardeşini.

Ayhan bunu duydu – soruda saklı olan itirafı – ve karşılığında kendi itirafını koydu: “Sen bodrumdasın hâlâ. Cihazlarla.”

İkisi de, aynı anda, neredeyse gülümsedi. Birbirlerini yirmi sekiz yıl görmemişlerdi ve birbirlerinin nerede olduğunu hep bilmişlerdi. Bu, bir tür bağdı – çarpık, sessiz, ama bağ.

“Portreyi gördüm,” dedi Reha. Doğrudan. Teknik birimin dili buydu: veriyi geciktirmezsin. “Mahkeme kanalıyla geldi, ölçüm için. İki çocuk.” Durdu. “Biri sensin. Biri benim. Hangisi hangisi, bilemedim.”

Ayhan uzun süre konuşmadı. Sonra: “Ben de bilemezdim herhâlde.” Çayından bir yudum aldı. “Sarı bir oda hatırlıyorum ben. Bir de kadının sesi. ‘Ara verelim’ demişti, biz gülmüştük.”

“Ben gülmeyi hatırlamıyorum,” dedi Reha. “Sarı odayı hatırlıyorum. ‘Kıpırdama, az kaldı.'”

İki kardeş birbirine baktı. İki hafıza, aynı odadan, iki ayrı parça taşıyordu – ve parçalar çakışmıyordu; tamamlıyordu da denemezdi; yan yana duruyordu yalnızca. Aynı öğleden sonranın iki ayrı içerisi. Hangisi doğruydu? İkisi de. Hiçbiri. Sorunun kendisi yanlıştı.

“Neden şimdi?” diye sordu Reha. “On beş yıldır dışarıdasın. Neden şimdi?”

Ayhan cebinden katlanmış bir kâğıt çıkardı, masaya koydu, açmadan. “Bu dava,” dedi. “O kadın – ressam. Bizi çizen kadın. Şimdi onu, bizi çizdiği için yargılıyorlar. Otuz yıl önceki boyanın tonu, bugünkü suçunun kanıtı.” Sesi düz kaldı ama elleri, kâğıdın kenarını, gereksiz bir hassasiyetle hizaladı. “Ben bu sistemin dışında yaşadım on beş yıl. Sen içinde yaşadın. İkimiz de aynı şeyi biliyoruz ama. Bilmiyor muyuz?”

Reha kâğıda bakmadı. “Ne biliyoruz?”

“Bizi ayırdıklarını. Bir testin sonucuna dayanarak. Beş yaşında iki çocuğu.” Ayhan öne eğildi. “Sen hiç sordun mu kendine – o test neyi ölçtü? Ben kırmızıya kırmızı dedim, sen kırmızıya kırmızı dedin. İkimiz de doğru cevap verdik. Ve bizi ayırdılar. Neye dayanarak?”

“Uyuşmazlık,” dedi Reha. Kelime, ağzından, tatsız çıktı – resmî bir kelimenin, yıllar sonra, ilk kez kendi diliyle söylenişi. “Dosyaya öyle yazmışlar. Algısal profil uyuşmazlığı.”

“Sen o dosyayı gördün mü?”

“Hayır. Dosya 04. Erişim kısıtlı.” Reha bardağı çevirdi. “Ama sistemin içindeyim yirmi sekiz yıldır. Cihazları ben açıyorum, ben kapatıyorum. Ve sana bir şey söyleyeyim: o cihaz, iki kişinin içini karşılaştıramaz. Teknik olarak. İki kişinin tepkilerini karşılaştırır – göz bebeği, kelime, süre. İçini değil.” Sesi alçaldı; teknik kesinliğini korudu: “Bizi içimizden ayırmadılar. Bizi çıktılarımızdan ayırdılar. Ve çıktıya bakıp içe hüküm verdiler.”

Ayhan arkasına yaslandı. Kardeşinin ağzından, kendi on beş yıllık öfkesinin, soğuk, ölçülü, teknik bir çevirisini duymuştu. Aynı yere iki yoldan varmışlardı: biri öfkeyle, biri toleranslarla.

“O kâğıtta ne var?” diye sordu Reha, masadakini işaret ederek.

Ayhan kâğıdı ona doğru itti. “Bir metin. Ağda dolaşıyor. Oku – burada değil, evde. Sonra ne düşündüğünü bana söyle.” Durdu. “Seni bir şeye çağırmıyorum, Reha. Çağırsam gelmezsin; gelsen de senin gelişin olmaz. Sadece – yirmi sekiz yıl sonra, kardeşimin ne düşündüğünü bilmek istiyorum. İçini bilemem. Ama ne düşündüğünü söylersen, dinlerim.”

Reha kâğıdı aldı; iç cebine koydu – ölçüm raporlarını koyduğu cebe.

Bir süre daha oturdular. Konuşma, tuhaf bir doğallıkla, küçük şeylere döndü: çayın demi, garın eski hâli, çocukken yatakhane camına çizdikleri güneş. Reha, bir ara, “hâlâ çizer misin?” diye sordu; Ayhan güldü: “Her sabah. Buğu olmasa da.” Bu, ikisinin de bildiği bir yalandı ve ikisi de düzeltmedi. Bazı yalanlar, köprüydü.

Ayrılırken, kapıda, Ayhan bir an durdu. “Bir şey daha,” dedi. “Portre. Ölçtün, dedin. Ne çıktı?”

“Özgün ton yeniden hesaplanamıyor,” dedi Reha. “Pigmentler yaşlanmış. Zaman, üstüne kendi katmanını sürmüş.” Omuz silkti – teknik bir omuz silkme. “Rapora öyle yazdım çünkü öyle.”

Ayhan başını salladı; ve yüzünde, Reha’nın çözemediği bir ifade belirdi – memnuniyet gibi, ama hüzünlü. “Demek zaman bizi korudu,” dedi. “Beş yaşımızı artık kimse ölçemiyor.”

Dışarıda, iki adam, iki ayrı yöne yürüdü. İkisi de, ilk köşede, bir an durup arkasına bakmak istedi; ikisi de bakmadı. Bunu birbirlerine hiç söylemeyeceklerdi ve ikisi de ötekinin durduğunu, içinden, bilecekti – kanıtsız, ölçüsüz, kesin.


Reha kâğıdı o gece okudu – evde, perdeleri kapattıktan sonra, masa lambasının altında.

Metin uzun değildi: bir sayfa, küçük harfler, sıkışık satırlar. Başlıksızdı. Bir benzetmeyle açılıyordu: herkesin elinde bir kutu; kutunun içinde bir şey; kimse başkasının kutusuna bakamıyor. Ve “böcek” kelimesi – herkesin kendi kutusundakine verdiği ortak ad; adın ortaklığı, içeriğin ortaklığını hiç garanti etmeden.

Reha metni bir kez okudu; teknik bir metin okur gibi: önermeler, çıkarımlar, sonuç. Sonra bir kez daha okudu; bu kez başka bir şey oldu. Metnin bir yerinde şu satır vardı: “Cihaz, kutunun dışını ölçer. Kutunun dışı, kutunun içi değildir. Bu fark kapatılamaz; yalnızca unutturulabilir.”

Reha bu cümleyi okuduğunda, yirmi sekiz yıllık meslek hayatının en yalın özetini bir muhalif bildiride bulmuş oldu. Kendisinin toleranslarla, kalibrasyonlarla, sensör eğrileriyle bildiği şeyi, birileri, iki cümlede söylemişti. Ve bu iki cümle yasaktı. Kendi bildiği şey yasaktı. Bilgi aynıydı; yalnızca söylendiği yer değişince suça dönüşüyordu.

Kâğıdı yakması gerekirdi – protokol buydu; içindeki yirmi sekiz yıllık kurum çocuğu böyle diyordu. Yakmadı. Katladı, bir teknik el kitabının arasına koydu: “Optik Ünite Bakım Prosedürleri, Cilt 2.” Kimsenin açmayacağı tek kitap buydu; Reha bunu biliyordu, çünkü onu bile açan yalnızca kendisiydi.

Sonraki günlerde işine devam etti: bakımlar, kalibrasyonlar, raporlar. Ama bir şey değişmişti – dışarıdan görünmeyen, hiçbir denetimin yakalayamayacağı bir şey: bakım kapağını her açışında, parçaların arasında, artık başka bir soru duruyordu. Cihaz neyi ölçüyor – bu soru eskiydi, teknikti, cevabı vardı. Yeni soru başkaydı: cihaz neyi ölçtüğünü kime söylüyor? Ve söylenen, ölçülenin adı mıydı – yoksa ölçülemeyenin üstüne konmuş bir kapak mı?

Bir hafta sonra, dosya 04 için resmî erişim talebi doldurdu.

Bunu yapmasının bir mantığı yoktu – talep reddedilecekti; bunu biliyordu. Ama on sekiz yaşından beri ilk kez soruyordu, ve sormanın kendisi, cevaptan bağımsız, bir şeydi. Talebi gönderdi. Ret, üç gün sonra geldi – tek satır, gerekçesiz. Reha çıktısını aldı, el kitabındaki kâğıdın yanına koydu. Ret belgesi de bir belgeydi. Yokluğun kaydı da kayıttı.


Ayhan, o hafta, matbaada yeni bir iş aldı: davayla ilgili bir bilgilendirme metni – savunmanın tam kaydı, elden ele dağıtılacak. Kadının cümleleri, Ayhan’ın dizgisinden geçti, harf harf: “Benim kafamın içine giremiyorsunuz. Hiç kimse giremez.”

Dizerken, bir an, durdu.

Bu cümleyi kurşun harflerle diziyordu. Harfler metaldi, ölçülebilirdi, sayılabilirdi – kutunun dışıydı. Cümlenin söylediği şeyse tam tersiydi: içeriye kimse giremez. Ve bu cümle, şimdi, metal harfler aracılığıyla, yüzlerce kâğıda basılacak, yüzlerce cebe girecek, yüzlerce kafanın içinde – her birinde başka türlü – yankılanacaktı. Aynı harfler; kim bilir kaç ayrı iç.

Baskıyı gece yaptı. Makinenin ritmi – kâğıt, silindir, mürekkep, kâğıt – eski bir ninni gibiydi. Sabaha karşı, son tabakayı asarken, mürekkep kokusunun içinde, bir an, o eski kokuyu duydu: sarı odanın kokusunu. Burun, hafızanın en inatçı memuruydu; hiçbir karartmaya uğramadan, yirmi sekiz yıl öncesini bir nefeste getiriyordu.

Ayhan, kuruyan kâğıtların arasında, kardeşini düşündü. Kâğıdı okumuş muydu? Ne düşünmüştü? Soracaktı – bir gün. Acele etmeyecekti. Yirmi sekiz yıl beklemiş bir konuşmanın devamı, bir haftaya sığdırılmazdı.


İkinci buluşma, ilkinden üç hafta sonra, aynı çay ocağında oldu. Bu kez Reha önce geldi.

Ayhan oturduğunda, Reha, selam yerine, iç cebinden bir kâğıt çıkarıp masaya koydu – Ayhan’ın verdiği kâğıt değil; başka bir şey: bir fotokopi, soluk, eğik çekilmiş.

“Dosya 04’e erişim istedim,” dedi Reha. “Reddedildi. Ama ret yazısını veren memur, eski bir tanıdık – kurum çocuğu, benim gibi. Bana bunu verdi. ‘Dosyayı veremem,’ dedi. ‘Ama dosyanın kapağını verebilirim. Kapak, gizli değil.'”

Kâğıt, bir dosya kapağının fotokopisiydi. Üstünde: DOSYA NO: 04 – ARGUN. Altında, içindekiler listesi – başlıklar hâlinde, içerikleri olmadan: 1. Test sonuçları (R.A. / A.A.) – 2. Algısal profil karşılaştırma raporu – 3. Ayrı yerleşim kararı ve gerekçesi – 4. Veli tebligat kaydı – 5. [karartılmış] – 6. İzleme notları (5 yıl).

Ayhan listeyi okudu. Parmağı, dördüncü satırda durdu. “Veli tebligat kaydı,” dedi. “Veli. Bize bir veli tebliğ edilmiş. Kim?”

“Bilmiyorum. Kapak söylemiyor.” Reha bir yudum çay içti. “Ama bir şey daha var. Beşinci madde karartılmış – kapakta bile. İçindekiler listesinde karartılan bir başlık, ne demektir, biliyor musun? Başlığın kendisi bilgi demektir. İçerik değil, başlık.” Teknik birimin sesi: “Bir şeyin var olduğu bilgisi bile saklanıyorsa, o şey büyüktür.”

İki kardeş, dosya kapağına baktı. Yirmi sekiz yıllık hayatlarının fihristi, altı satırdı – ve altı satırın biri bile okunamıyordu tam.

“Bir şey soracağım,” dedi Ayhan. “Sen içeridesin. Ben dışarıda. Bu kapağı bulmak üç haftanı aldı. İçini bulmak neyi alır?”

Reha uzun süre cevap vermedi. Bardağın kenarındaki ince çatlağı inceledi – göz, kusur bulmaya eğitilmişti; kusur her yerdeydi. “Bilmiyorum,” dedi sonunda. “Ama artık şunu biliyorum: bulmaya çalışmamak, bundan sonra, benim için de bir karar olur. Eskiden değildi – eskiden sadece durumdu. Sen geldin, durum karar oldu.” Kardeşine baktı; ve yirmi sekiz yılda ilk kez, teknik olmayan bir cümle kurdu: “Bunu sana borçluyum mu diyeyim, senin yüzünden mi – ikisinin arasında bir şey.”

Ayhan gülümsedi. “İkisi de olur. Aynı anda.”

Dışarıda hava kararıyordu. Çaycı, ocağın ışığını yaktı – zayıf, sarı bir ampul; ve o sarı ışıkta, bir an, iki adamın yüzü, aynı açıdan, aynı gölgelerle aydınlandı. Çaycı – kırk yıldır insan seyreden adam – ikisine baktı ve hiçbir şey sormadı. Ama içinden, kimseye söylemeyeceği bir şey geçti: bu ikisi, aynı adamın iki hâli.

Reha, ayrılırken, dosya kapağının fotokopisini Ayhan’a uzattı. “Sende dursun,” dedi. “Bende bulunursa açıklayamam. Sende bulunursa-” durdu; cümlenin sonu ikisinin de bildiği yerdeydi: sende zaten her şey açıklanamaz; bir kâğıt fark etmez.

Ayhan kâğıdı aldı; katladı; mürekkep lekeli parmaklarıyla, iç cebine koydu.

İki kardeş, kapıda, bir an durdu. Sarılmadılar – henüz; yirmi sekiz yıl, bir hamlede kapanacak mesafe değildi. Ama Ayhan elini kaldırdı ve Reha’nın omzuna koydu – bir saniye, belki iki. Ve Reha, o dokunuşta, hiçbir cihazın ölçemeyeceği, hiçbir raporun taşıyamayacağı, hiçbir karartmanın örtemeyeceği bir veriyi aldı: omzunda bir el; beş yaşından beri ilk kez; aynı el.

Sonra iki ayrı yöne yürüdüler. Bu kez ikisi de, ilk köşede, durup arkasına baktı.

İkisi de ötekini, tam köşeyi dönerken, gördü.

Ara-Belge III
ALGI BİLGİSİ 3

İlkokul Ders Kitabı – Onaylı Nüsha

ÜNİTE 4: HEPİMİZ AYNI GÖĞÜN ALTINDA

Okuma Parçası: AYNI ELMA

Ali ile Ayşe bahçede oynuyordu. Ağaçta kırmızı bir elma gördüler.
“Ne güzel kırmızı bir elma!” dedi Ali.
“Evet, ne güzel kırmızı bir elma!” dedi Ayşe.
Ali’nin gördüğü kırmızı ile Ayşe’nin gördüğü kırmızı aynıydı. Çünkü ikisi de “kırmızı” dedi.
Elmayı ikiye böldüler. Yarısını Ali yedi, yarısını Ayşe.
“Ne tatlı bir elma!” dedi Ali.
“Evet, ne tatlı bir elma!” dedi Ayşe.
Ali’nin tattığı tat ile Ayşe’nin tattığı tat aynıydı. Çünkü ikisi de “tatlı” dedi.
Ali ile Ayşe el ele verip eve döndüler. İkisi de mutluydu. İkisinin mutluluğu da aynıydı.

Ünite Soruları

1. Ali ile Ayşe’nin gördüğü kırmızı neden aynıdır? Doğru cevabı işaretleyiniz.
a) Çünkü elma tektir.
b) Çünkü ikisi de “kırmızı” demiştir. (Doğru cevap)
c) Bilemeyiz.
Öğretmene not: (c) seçeneğini işaretleyen öğrenci, kötü niyetli değildir; yanlış yönlendirilmiş olabilir. Sınıf içinde düzeltiniz. Düzeltme mümkün olmazsa rehberlik servisine bildiriniz. Bildirim bir ihbar değil, bir yardım çağrısıdır.

2. Aşağıdaki cümlelerden hangisi doğrudur?
a) Herkes farklı görür.
b) Herkes aynı görür, çünkü hepimiz aynı kelimeleri kullanırız. (Doğru cevap)
c) Kimse kimsenin ne gördüğünü bilemez.
Öğretmene not: (c) seçeneği geçen yılki baskıdan çıkarılmıştır. Elinizdeki nüshada hâlâ görünüyorsa, sayfayı ilgili yönergeye göre yapıştırınız ve nüsha numarasını bildiriniz.

3. Boşluğu doldurunuz: “Senin gördüğün mavi ile benim gördüğüm mavi ________, çünkü ikisi de mavidir.”
(Beklenen cevap: aynıdır)

4. Serbest etkinlik: Gökyüzünü boyayınız. (Not: Boyama etkinliğinde 7 numaralı standart mavi kullanılacaktır. Farklı ton kullanan öğrencinin çalışması değerlendirmeye alınmaz; öğrenci, etkinliği 7 numara ile tekrarlar. Tekrar da farklı tonla yapılırsa bkz. Öğretmen Kılavuzu, s. 44: “Israrlı Ton Tercihi.”)

Bu ders kitabı, Standart Palet’in kabulünün ellinci yılı anısına yeniden basılmıştır. Kitapta geçen tüm renkler onaylıdır.

Dördüncü Kitap: Yeşil

Cemre Yalova, bir makinenin içini ilk kez açtığında on dört yaşındaydı. Babasının eski teyp kaydedicisiydi; sesi bozulmuş, tamire götürülmesi haftalardır erteleniyordu. Vidaları sırayla çıkardı, kapağı kaldırdı; devre kartına, kayışlara, manyetik kafaya baktı. Bir şeyin nasıl çalıştığını anlamak için içine bakmak gerekiyordu – bu, o an, kendiliğinden açık, neredeyse eşyanın tarifi gibi bir gerçek olarak gelmişti ona. İçine bakılabilirdi; içi anlaşılabilirdi; anlaşılan, düzeltilebilirdi. Dünya böyle çalışıyordu.

Yirmi yedi yıl sonra, Eşleştirici’nin başında, aynı soğukkanlılıkla oturuyordu. Cihazın içine bakabiliyordu: vidalar, kartlar, optik sensörler, kablo düzeni, soğutma, güç kaynağı. Hepsini biliyordu; tasarlamıştı, onaylamıştı, çoğunu elleriyle kurmuştu. Ama en içeride, karar veren katmanda, bir kara kutu vardı: kendi elleriyle, kendi verileriyle, kendi seçtiği parametrelerle eğitilmiş – ve artık tam olarak neye göre karar verdiğini kendisinin de bilemediği bir model. Mühendisliğin çok eski ve çok yeni paradoksu buydu: sistemi sen yaparsın; bir noktadan sonra sistem senden bağımsızlaşır, kendi içinde bir şeyler öğrenir; ve sen, artık, yalnızca çıktısına bakabilirsin. Çıktıya bakmak, içine bakmak değildi. Cemre bu cümleyi yirmi yıldır kimseye kurmamıştı; cümle, binanın cephesindeki büyük harflerle geçinemezdi.

Çıktı, on yıldır, tutarlıydı. Yüksek eşleşmeler yüksek kalıyor, düşükler öngörülebilir bir dağılım çiziyordu; sapma vakaları sistematik bir örüntü taşımıyordu. Yıllık güvenilirlik raporu yüzde doksan dokuz virgül dörttü. Kalan binde altı dipnottaydı; dipnotlar, yıllık sunumda okunmazdı. Model iyi çalışıyordu – yani: ölçmeye çalıştığı şeyi, istatistiksel olarak tutarlı biçimde ölçüyordu. Bu cümlenin içinde, Cemre’nin hiç dile getirmediği bir sorun dururdu: istatistiksel tutarlılık ile doğruluk aynı şey değildi. Raporlarda bu farkı yazacak bir sütun yoktu. Ve sütunu olmayan farklar, kurumların içinde, zamanla var olmaktan çıkardı.

Ofisi dördüncü kattaydı: kuzeye bakan, bol ışıklı, geniş bir oda; masanın iki yanı ekran – birinde canlı sistem verisi, öbüründe analiz dosyaları. Sabah erken gelir, akşam geç giderdi. Tutkudan değil; alışkanlıktan, evdeki düzenden daha yerinde hissettirmesinden. Evde ne olduğunu fazla düşünmemek, yıllar içinde, bir tercih olmaktan çıkmış, bir yaşam biçimi olmuştu.

O sabah, masasına oturduğunda, ekranlardan birinde beklenmedik bir satır vardı: Bakım Talebi – Gürültü Dosyası Erişim Kaydı. Altında tarih, saat ve bir isim: Selim Argun, Kayıt Şubesi. Bir alt satırda, sistemin kendi ekleği: Sorumlu birim: Model Değerlendirme – C. Yalova.

Cemre bu ismi tanımıyordu; şubelerde yüzlerce çalışan vardı ve Cemre onları isme göre değil unvana göre bilirdi. Gürültü Dosyası’na erişimi izleyen sistem, seyrek de olsa, böyle uyarılar üretirdi. Normalde bakım birimlerinden gelirdi bunlar; ama Kayıt Şubesi bir bakım birimi değildi. Ve bu dosyaya erişim, teoride, herkese açıktı – pratikte kimse açmazdı, çünkü kimse açmak istemezdi. Erişim düzeyi “genel”di; erişen, yine de kaydediliyordu. Genellik, izlenmeye engel değildi. Genellik, izlemenin en geniş biçimiydi.

Gürültü Dosyası, Cemre’nin yedi yıl önce oluşturduğu bir arşivdi. İçinde, Eşleştirici’nin sınıflandıramadığı, sonucunu boş bıraktığı vakalar vardı: sistem bu kişilere ne yüksek ne düşük bir sayı verebilmiş; karar mekanizması, bir yerde duraksayıp geri dönmüştü. Cemre bu vakalar için “gürültü” terimini seçmişti – mühendislik dilinde gürültü, sinyalin içindeki anlamsız varyasyondu: işe yaramayan, filtrelenmesi gereken kısım. Ama terimi yazarken içinde küçük, sessiz bir tereddüt olmuştu: bu vakalar gerçekten gürültü müydü – yoksa sistemin ölçemediği, tam da bu yüzden susturulmuş bir şey mi?

Bu soruyu hiçbir resmî kanalda sormamıştı. Sorunun cevabı sistemin kendisiyle çelişebilirdi; ve sistemin kendisiyle çelişmesi, Cemre’nin yirmi yıllık işinin temeline değerdi. “Gürültü” demişti; arşivlemişti; geçmişti.

Şimdi, Selim Argun denen biri, bu dosyaya girip çıkmıştı.

Öğleye kadar uyarıyı bir kenara bıraktı – rutin bir merak olabilirdi: sistemi öğrenmek isteyen yeni bir memur. Ama öğleden sonra, dikkatinin bir köşesinde hâlâ oradaydı. Bir şey arayan biri, neden o dosyayı açardı?

Gürültü Dosyası’nı kendi sisteminde açtı – yıllar sonra ilk kez. Liste beklediğinden uzundu: zamanla eklenen kayıtlarla, baştaki kırk üç vaka yüzün üstüne çıkmıştı. Her satırda tarih, şube kodu, birkaç teknik parametre – ve sonda, hep aynı ibare: sınıflandırma sonucu: boş. Cemre “boş” kelimesine uzun baktı; sonra bir vakayı açtı, teknik ayrıntısına indi.

Model, o kişinin verilerini işlemişti: göz bebeği tepkileri, sözel tepkiler, zamansal örüntüler – hepsi kayıtlıydı. Ama karar aşamasında bir sonuç üretememiş, döngüsünü tamamlayamamış, beklenmedik bir noktada durmuştu. Cemre bunu vaktiyle teknik dile çevirmişti: “kararsızlık eşiği” – modelin iki ya da daha çok olası sınıf arasında seçemediği, belirsizliğin tahammül sınırını aştığı nokta. Tanım teknik olarak doğruydu, mekanik olarak açıklayıcıydı – ve bir o kadar yetersizdi: “kararsızlık eşiği”, sistemin içinde olanı anlatıyordu; o kişinin içinde olanı değil. Cemre, yirmi yıl boyunca, birincisini anlatmanın ikincisini anlatmak sayıldığı raporlar yazmıştı.

Bu kişi – listede bir numara; kişisel bilgiler ayrı, karartılmış – gerçek bir insandı. Bir gün bir binaya gelmiş, çeneliğe oturmuş, kırk iki renge bakmış, kırk iki kelime söylemişti. Ve sistem, onun için, “sınıflandırılamaz” demişti. Şimdi neredeydi; ne yapıyordu; bu boşluk hayatına ne yapmıştı? Cemre bilmiyordu. Arşiv bunu tutmuyordu – arşiv, kişileri değil vakaları tutuyordu.

Dosyayı kapattı.

Sonra yeniden açtı; bu kez kendi eski notlarına baktı – yedi yıl önce, dosyayı kurarken yazdığı teknik gerekçeye. Notlar mesleki titizlikle yazılmıştı: her cümle ölçülü, her kelime yerinde. En altta, son satırda, parantez içinde küçük bir ek vardı: “(Bu vakalar, sistemin ölçüm kapasitesinin mevcut sınırlarının dışında olabilir; ileri araştırma önerilebilir.)”

Bu cümleyi, yedi yıl önce, kendisi yazmıştı. Ve yedi yıl boyunca “ileri araştırmayı” hiç başlatmamıştı.

Parantezi okuduğunda içinde bir şey gerildi – yıllardır aynı açıda duran bir kasın birden fark edilmesi gibi.

Selim Argun, o hafta içinde, bizzat kapısına geldi.

Kapı çalındığında Cemre onu tanımıyordu: genç, temkinli, biraz gergin biri. “Kayıt Şubesi’nden geliyorum; bir mühendislik sorum vardı,” demişti – ve Cemre bu tür ziyaretleri, seyrek de olsa, kabul ederdi: sistemin nasıl çalıştığını merak eden personele açıklama yapmak, mesleğin küçük hizmetlerindendi.

Genç adam oturdu. Cemre bekledi.

“Eşleştirici’de… bazı vakalar var, doğru mu?” diye başladı Selim – dikkatli; kelimelerini önceden hazırlamış ama şimdi yeniden diziyormuş gibi. “Sistemin sonuç veremediği vakalar. Ben – Gürültü Dosyası diye bir başlığa rastladım. Açtım ama anlamadım. Satırlar ve ‘boş’. Bu vakalar… bir yerde kayda geçiyor mu? Yani bu insanlar – dosyaları nereye gidiyor?”

Cemre ona baktı. Yüzde merak vardı; merakın altında başka bir şey – kaygı, ya da belirsizlik, ya da ikisi. Bu soruyu soran, teknik meraktan sormuyordu.

“Sınıflandırılamayan vakalar,” dedi Cemre; ses düz, açıklayıcı. “Sistem, belirli girdiler için net sonuç üretemiyor. Teknik bir sınır – her ölçüm sisteminde olur.”

“Bu kişilere ne oldu?”

Cemre bir an durdu. Bu soruyu hiç duymamıştı. “Dosyaları ayrı tutuldu. Süreç şubesi değerlendirmiştir, sanırım.”

“Sanırım mı?”

Küçük bir meydan okumaydı farkında olmadan. Cemre gençle göz göze geldi; ve o gözlerde, sorunun teknik meraktan daha kişisel bir yerden geldiğini gördü.

“Gerçekte ne arıyorsunuz?” diye sordu – sesini değiştirmeden; ama soruyu doğrudan yönelterek.

Selim bekledi; ne kadar açılacağına karar verir gibi. Sonra: “Bir isim var, bir dosyada. Ailemden biri. Sıfır Nokta sınıflandırması – erişemiyorum. Aradıkça başka kapılara çarpıyorum; kapılardan biri sizin dosyanızdı. Bilmiyorum bağlantısı var mı. Yalnızca… sistemin ‘boş’ dediği yerlerin, dışarıdaki insanların hayatına ne yaptığını anlamaya çalışıyorum.”

Cemre ellerini önünde birleştirdi. Pencereden karşı cephe görünüyordu: gri, düz, her zamanki gibi. İçinden o parantez geçti: ileri araştırma önerilebilir.

“Ne bulmak istediğinizi bilmiyorum,” dedi sonunda – ses hâlâ düz, ama bir tık daha yavaş. “Ama şunu söyleyebilirim: gürültü vakaları, sistemin ölçemediği şeyleri temsil ediyor. Ve bu kişilere ne olduğunu… ben de bilmiyorum. Bu, benim araştırmam gereken bir soruydu; ve ben ondan kaçındım.”

Bu itiraf kendisini de şaşırttı. Yirmi yıllık meslek hayatında böyle bir cümleyi ender kurmuştu – ve bu odada, bu genç adama karşı kuracağını hiç düşünmemişti.

Selim’in yüzünde bir şey değişti – sertleşmedi; gevşedi. Karşısındakinin de bilmediğini duymak – bilmemenin paylaşılması – yükü, bir biçimde, azaltmıştı sanki.

“Sizinle yeniden konuşabilir miyim?”

“Dosyalara eriminiz ne kadar?” dedi Cemre – cevap yerine soru.

“Kademe 2.”

Cemre başını salladı. “O zaman bazı şeyler için bana gelmeniz gerekecek.” Durdu; bir sınır çizer gibi – ama sınır, gencin önünde değil, kendi önündeydi. “Gürültü vakalarına yeniden bakacağım. Ve paylaşabileceğim bir şey bulursam, haber veririm.”

Selim kalktı, teşekkür etti, kapıya yürüdü. Çıkarken döndü: “Üçüncü Köprü Olayı – size bir şey ifade ediyor mu?”

Cemre’nin yüzünden hiçbir şey geçmedi. Bunu bilinçli yaptı; yıllar içinde edinilmiş bir refleksle. “Hayır,” dedi.

Kapı kapandı.

Cemre pencereye döndü. Üçüncü Köprü Olayı. İsmi duyduğunda içinden gerçekten hiçbir şey geçmemişti – bu doğruydu. Ama geçmeyen şey, bilmemekten gelmiyordu. Çok gerilerde, üstü örtülmüş bir şey vardı: bir çocukluk haftası – kapalı okullar, alçak sesle konuşan büyükler, sokağa çıkılmayan üç gün. Okullar için “genel bakım” denmişti; kimse başka bir şey dememişti; sonra kimse bir daha anmamıştı. Cemre dokuz yaşındaydı. O haftanın adını hiç öğrenmemişti ve adın durduğu yere giden yolu, kendi eliyle, kapatmıştı.


Gürültü Dosyası’nı ikinci kez açtığında başka bir şey aradı: örüntü değil, istisna. İlk açışında ortak teknik özelliklere bakmıştı; şimdi her vakayı ayrı ayrı, parametrelerin ötesinde, takvim gözüyle inceledi. Tarihler, şube kodları, bölgeler.

Bir şey dikkatini çekti: vakalar rastgele dağılmıyordu. Genel bakışta rastgele görünüyordu; yakından, belirli aylarda, belirli şubelerde, olağanın iki üç katı sıklıkta kümeleniyordu. Ve en yoğun kümelenme, dosyanın ilk yıllarında değildi. Son iki yıldaydı. Artıyordu.

Bu iki şey söyleyebilirdi. Ya sistem eskidikçe daha çok takılıyordu – teknik bozulma; raporlanır, düzeltilir. Belki de giderek daha çok insan, sistemin ölçemeyeceği bir şey taşıyordu.

Teknik arıza ile ölçüm boşluğu: ikisi de “sistem sonuç vermiyor” demekti; ama nedenleri bambaşkaydı, ve neden, yapılacak şeyi baştan aşağı değiştirirdi. Arıza düzeltilirdi. Boşluksa, ölçülen şeyin kendisini sorgulatırdı. Cemre yirmi yıl boyunca bu ikisini ayırmaya çalışmamıştı – çünkü ayırmaya çalışmak, ikincisinin mümkün olduğunu kabul etmekti; ve ikincisi mümkünse, her şey, en baştan, yanlış kurulmuş olabilirdi.

İkinci olasılık, o gün, ilk kez bir korku gibi değil, bir soru gibi geldi ona. Ve soru, korkudan zordu: korku görmezden gelinebilirdi; soruya cevap aranırdı.

Pencereye kalktı. Şehir, yukarıdan, soyuttu: küçük araçlar, küçük insanlar; aynı yöne akmıyor ama aynı sistemin içinde akıyorlardı. Yükseklik ona hep netlik verirdi – sorunlar küçülür, çözümler mantıklı görünürdü; mühendisliğin bakışıydı bu: soyutla başla, detaya in. O gün işlemiyordu. Baktığı şey, yüksekten küçülmüyordu. Kararıyordu.

Masasına döndü ve başka bir şey aradı: kendi eski projelerinden, yeni neslin ilk modeline ait değerlendirme raporunu – yirmi yıl önce, bizzat yazdığı belgeyi. Kâğıt dönemindendi; arşiv isteği açtı, kodu girdi.

Bir saat sonra cevap geldi: Talep edilen kayıt, Sıfır Nokta sınıflandırmasına tabidir.

Cemre cevabı duraksayarak okudu. Kendi raporu. Varlığını biliyordu; içeriğini biliyordu – yazmıştı. Ve erişemiyordu. Kendi yazdığı belgeye, kendi adıyla, erişemiyordu. Sistem, yazarlığı bir yetki saymıyordu: yazmak geçmişte kalmıştı; yetki, günceldi.

O akşam geç saate kadar çalıştı. Teknik arşivin Sıfır Nokta dışında kalan, daha eski katmanlarını taradı – erişilebilen ama okunmadığı için unutulmuş notlar: prototip testleri, erken kalibrasyonlar, tasarım toplantısı özetleri. Belgelerin tarihi, otuz iki yıl öncesine gidiyordu – bugünkü modelden bir önceki neslin doğum yılları.

Bir dosyada, önceki neslin baş mühendisinin notlarına rastladı. İmza tanıdıktı: Ahmet Kıraç – Cemre’nin hocasının hocası. Cemre işe girdiğinde çoktan emekliydi; adı, kurumun sözlü tarihinde hâlâ geçerdi. Kıraç’ın notları, prototip testlerinden, şu gözlemle bitiyordu:

“Bazı denekler, sistem parametrelerinin dışında tepkiler üretiyor. Bu, cihazın ölçüm kapasitesinin sınırını mı gösteriyor, yoksa bu deneklerin ‘farklı’ bir şey taşıdığını mı – şimdilik cevaplanamaz. İki yorumun kurumsal ve etik sonuçları farklıdır. Karar, teknik değil, siyasidir.”

Cemre bu cümleyi okuduğunda içinde bir şey gerildi – uzun süredir tanıdık olan ama adı konmamış bir gerginlik. Karar, teknik değil, siyasidir. Kıraç bunu otuz iki yıl önce yazmıştı. Kararın nasıl alındığını, neyin seçildiğini Cemre biliyordu – sonuçlarının içinde çalışıyordu. Bilmediği, kararı kimin verdiğiydi; ve bu soru, Selim’in ziyaretinden beri, ilk kez gerçekten önemliydi.

Kıraç’ın imzasının yanında, dipnotta, küçük bir ek daha vardı: “B. Kıraç, danışman.”

Cemre duraksadı. B. Kıraç. Ahmet Kıraç’ın karısı mı; bir akrabası mı? Soyadı aynıydı. “Danışman” resmî bir kadro değildi; projenin dışından ama projeye yakın birini işaret ediyordu. Emekli personel kayıtlarını açtı – bu kayıtlar erişilebilir olmak zorundaydı. Kayıt oradaydı: Belkıs Kıraç; yirmi iki yıl önce emekli; adres: eski bölge, beşinci cadde.

Belkıs Kıraç. Kurumun sözlü tarihinde bu ad hiç geçmezdi. Ahmet Kıraç geçerdi – baş mühendis; Belkıs, kayıtlarda yalnızca bir dipnottu. Danışman; bir imza; sonra yokluk. Bu iki harfin – B.K. – başka nerede, hangi kararların altında durduğunu Cemre bilmiyordu; bilmediği için de iki harf, gözünde, yalnızca bir dipnottu. Ama dipnotlar, bazen, binaların temelinde dururdu.

Adresi okuduğunda bir karar verdiğini fark etti – ani değil; fark edilmeden alınmış, ama alınmış. Randevu istemeyecekti: randevu, karşı tarafa hazırlanma imkânı verirdi; ve hazırlık, bazen, dürüstlüğü örterdi. Gidecekti. Kapı açılmazsa dönecekti. Bu kadar.

Ertesi sabah, çıkmadan önce, Gürültü Dosyası’nı bir kez daha açtı – kümelenmeyi yeniden görmek için. Sayılar yerindeydi: son iki yıl; artış. Ekranı kapattı, çantasını aldı.

Asansörden inerken, lobide, her sabah önünden geçtiği vitrinin önünde durdu – bu kez gerçekten durdu. Camın içindeki cihaz eskiydi, griydi, sessizdi: birinci nesil; elli yıl önce. Levha, KESİNLİĞİN BAŞLANGICI diyordu. O cihazın torunuyla aynı mantığı Cemre kurmuştu; şu anda üçüncü katta çalışıyor, her gün kırk iki renk gösteriyor, her gün sayılar üretiyordu. Ve o sayıların içinde, sistematik olarak büyüyen, adı “gürültü” konmuş bir boşluk vardı.

Kesinliğin başlangıcı.

Cemre dışarı çıktı; kapı arkasından kapandı.


Belkıs Kıraç’ın evi eski bölgedeydi: taş döşeli, dar, dönemeçli bir sokakta. Bu sokaklar, kentin yeniden planlandığı dönemde yıkılıp yerlerine düz, geniş, denetlenebilir bulvarlar yapılmak istenmişti; bölgenin eski sakinleri direnmiş, sokaklarını tutmuştu. Bu direniş resmî tarihte geçmiyordu. Yalnızca sokakların kendisinde kalmıştı: taşların dizilişinde, binaların birbirine yaslanma açısında.

Cemre adresi bulmakta zorlandı; cihazının verdiği yönler bu sokaklarda hep bir adım geride kalıyordu. Sonunda köşedeki bakkala sordu; bakkal tarif etti: sağ, sol, birinci kapı. Kapı ahşaptı, boyası solmuş; tokmağı tunçtan – yıllardan yorulmuş ama hâlâ iş gören.

Çaldı. Bekledi. İçeriden adım sesi geldi: yavaş ama düzenli; bir çift yaşlı ayağın, ezbere bildiği bir güzergâhtaki ritmi.

Kapıyı açan kadın yetmişlerindeydi: beyaz saçlı, küçük yapılı; gözlüğün ardında keskin, bekleyen gözler. Cemre’ye baktı; tanımadı – doğaldı. Ama şaşırmadı da; sanki bir gün bir kapının çalınabileceğini öteden beri biliyordu.

“Belkıs Hanım,” dedi Cemre. “Önceden haber vermeden geldim, özür dilerim. Cemre Yalova. AKSD’de Eşleştirici’nin baş mühendisiyim. Ahmet Bey’in – Ahmet Kıraç’ın-“

“Kim olduğunu biliyorum,” dedi Belkıs; ses düz. Bir an Cemre’nin yüzünü inceledi; sonra kapıyı genişçe açtı. “Gir.”

Oturma odası, Cemre’nin beklediğinden farklıydı: ne boş ne kalabalık; her nesnenin bir ağırlığının olduğu, yerlerinin gelişigüzel değil seçilmiş olduğu türden bir oda. Duvarda birkaç fotoğraf; en geniş yerde, eski bir dönemin tekniğiyle çekilmiş bir grup fotoğrafı: genç insanlar, bir binanın önünde, gülümsüyor. Kadın, soldan ikinci – saçlar kısa; gözlerdeki keskinlik daha yeni, ama çoktan orada.

Cemre fotoğrafa baktı. Belkıs bakışı fark etti.

“Kuruluş yılından,” dedi. “Birinci nesil. Çoğu hayatta değil artık.” Durdu. “Ahmet de dahil.”

“Biliyorum. Zamanında çok üzülmüştüm.” Doğruydu; yetersizdi; ikisi de bildi. Cemre devam etti: “Notlarına rastladım. Arşivde. Prototip döneminden.”

“Hangi notlar?”

“‘Karar, teknik değil, siyasidir’ diye bitenler.”

Belkıs, Cemre’ye uzun baktı. Sonra kalktı, mutfağa gitti – sormadan, söylemeden; bir dakika sonra iki fincan çayla döndü, masaya koydu, oturdu. Aradaki süre, Cemre’ye, kadının bir şeye karar vermek için zaman aldığını düşündürdü: ne söyleyeceğine – ne kadarını söyleyeceğine.

“Ahmet o notu yazdığında,” dedi Belkıs, fincanına bakarak, “zaten çok geçti. Karar çok önce verilmişti.”

“Kim verdi?”

“Biz verdik.” Kısa; net. “Ben dahil.” Bir yudum aldı. “O zamanlar başka düşünüyorduk. Sistemi kurmak, bilimi ilerletmek, insanı anlamak – bunlar gerçek niyetlerdi. En azından başta.”

Cemre bir şey söylemedi; bekledi. Böyle anlarda konuşana yer bırakmak, en iyisiydi.

“Üçüncü Köprü,” dedi Belkıs. “Bunu duydun mu?”

“Adını. Bir dosyada.” Cemre duraksadı. “Ve bana gelip soran biri oldu. Aynı adı sordu.”

Belkıs’ın kaşları hafifçe kalktı. “Kim?”

“Kayıt şubesinden bir genç. Selim Argun.”

İsim, Belkıs’ın yüzünde fark edilir bir iz bıraktı – küçük; ama Cemre artık böyle şeylere bakmayı öğrenmişti. Bir tanıma. Bir hatırlama.

“Argun,” diye tekrarladı Belkıs – sessizce; ismi kendi ağırlığıyla tartar gibi. Sonra, ismin üstünde durmadan geçti: “Üçüncü Köprü, otuz iki yıl önce oldu, bu şehirde. Büyük bir gösteriydi: binlerce kişi, üç gün. Renk lisansının kaldırılması için. Algısal özgürlük için – bu kelimeyi kullanıyorlardı: algısal özgürlük.”

Üç gün. Cemre’nin içinde bir kapı aralandı: kapalı okullar; alçak sesler; “genel bakım” haftası. Dokuz yaşındaki çocuğun adsız haftasının bir adı vardı demek – ve o ad, otuz iki yıldır, bir köprünün üstünde duruyordu.

“Ve?” dedi; sesi kendi kulağına ince geldi.

“Ve bastırıldı. Sert bastırıldı. Onlarca gözaltı; yüzlerce zorunlu yer değiştirme. Sonrasında sistem güçlendi – biz güçlendirdik. AKSD’ye geniş yetkiler verildi; Eşleştirici’nin kapsamı büyütüldü. Çocuklar da girdi kapsama.” Fincanını bıraktı. “Listeler yapıldı. Listedekilerin aileleri ‘değerlendirildi’. Bu fiil böyle kullanılıyordu o zaman: değerlendirmek.”

Cemre’nin içinde parçalar art arda yerine oturdu – tık, tık, tık; bir mekanizmanın dişlilerinin geçmesi gibi. İkizlerin ayrılık kararları o dönemden sonraydı. Sıfır Nokta o dönemde kurulmuştu. Kendi raporunun girdiği sınıf, o dönemin icadıydı. Ve Kıraç’ın notu, o dönemin hemen kıyısında yazılmıştı: karar, teknik değil, siyasidir.

“Sistem muhalefeti bulmak için mi kurulmuştu?” diye sordu; sesi düşük.

“Sistem bilim için kurulmuştu,” dedi Belkıs. “Başta. Ahmet buna gerçekten inanıyordu; ben de. Ama araçlar, amaçlar değişince aynı kalmaz. İnanarak kurduğumuz şey, başkalarınca, başka işler için kullanıldı. Ve biz – benim taşıdığım bu – biz susmayı seçtik.” Durdu. “Ahmet’in notu için ‘çok geçti’ dedim ya. İşte o yüzden geçti: çünkü çoktan biliyorduk, ve devam ettik.”

Oda sessizleşti. Sokaktan, uzaktan, biri geçti; adımlar; sonra yine sessizlik.

“Peki gürültü vakaları,” dedi Cemre. “Sınıflandırılamayanlar. Bunlar kim?”

Belkıs’ın yüzünden beklenmedik bir şey geçti – ağırlık değil; tersine, ağırlığın azaldığı o an. “Bunu sen buldun.”

“Ben buldum,” dedi Cemre. “Ama ne bulduğumu anlamak için size geldim.”

“Bu kişiler,” dedi Belkıs yavaşça, “Eşleştirici’nin ölçemediği kişiler değil. Eşleştirici’nin onlara dair ürettiği sonucun, mevcut hiçbir kategoriye uymadığı kişiler. Fark var.” Durdu. “Sistem bir şey ölçüyor – doğru. Ama ölçtüğü, insanın içi değil; dışarı verdiği tepkiler. Ve bu tepkiler, ürettikleri örüntüyle, önceden çizilmiş kutulara girmiyor. Demek ki ya kutular yanlış, ya bu insanlar kutuya girmeyen bir şey taşıyor. İkisi aynı kapıya çıkar.”

“Ama ben bu boşluğa ‘gürültü’ dedim.”

“Sen dedin,” dedi Belkıs – nazik, ama net. “Yedi yıl önce. Parantez içine aldın ve geçtin.”

Cemre bunu duymak istemiyordu; duymayı bekliyordu da. “Evet,” dedi.

Belkıs başını salladı. “Ben de kırk yıl önce susmayı seçtim. Seçimler birikir, Cemre Hanım. Bazen sessizlik de bir karardır.”

Bir süre ikisi de konuşmadı. Akşam ışığı odaya yavaşça giriyor, duvardaki fotoğrafa düşüyordu: genç Belkıs, kuruluş günü, gülümseyerek. O gülümsemede ne vardı? Gerçek bir inanç; gelecek için gerçek bir umut – belki ikisi. Ve o genç kadın, şu an bu odada oturan yaşlı kadından o kadar da uzak değildi belki; aradan yalnızca kırk yıl geçmiş, ve seçimler birikmişti.

“Bir şey daha var,” dedi Cemre. “Vakalar artıyor. Son iki yılda – belirgin biçimde.”

Belkıs uzun süre bir şey demedi. Gözü fotoğraftaydı.

“Biz de artmıştık,” dedi sonunda.

Cemre kalkarken Belkıs onu durdurdu: “Selim Argun dedin. Ne arıyordu?”

“Babasının dosyasını, sanırım. Sıfır Nokta’ya takılmış.”

Belkıs gözlerini kapadı; kısa. Açtı. “Babasını bilirim. Kurulun dışarıdan üyesiydi – öğretmen.” Sesi değişmemişti; ama içinde bir şey vardı: itirafın ağırlığı değil – taşınan bir şeyin bırakılmaya başladığı andaki hafiflik. “O dosyayı ben kapattım. Arşivde adım durur; biliyorum. B.K. Bulduysa, bir gün bu kapıya da gelir.”

“Gelirse ne yapacaksınız?”

Belkıs düşündü belki cevabı çoktan vardı. “Kapıyı açacağım,” dedi. “Sana açtığım gibi.”

Cemre dışarı çıktığında sokak kararmaya başlamıştı. Taş döşeme, akşam ışığında başka görünüyordu: gündüz gri olan taşlar şimdi içlerinde bir sıcaklık taşır gibiydi – belki günün tutulmuş ısısından, belki yalnızca ışığın açısından. Hangisi, bilinmiyordu. İkisi de olabilirdi; ve ikisinin de aynı taşta durabilmesi, o akşam, Cemre’ye bozukluk gibi gelmedi.

Yürüdü, şehre doğru. Aklında iki cümle yan yanaydı: Belkıs’ın “seçimler birikir”i; ve kendi parantezinin içindeki “ileri araştırma önerilebilir”. Biri bir ömrün özetiydi; öbürü, bir ömrün henüz açılmamış bölümü. Aralarındaki mesafe kırk yıl değildi henüz. Yedi yıldı. Bu fark, o akşam, ona büyük göründü.

Ofise döndüğünde Gürültü Dosyası’nı üçüncü kez açtı. Bu kez bir şey yazdı – sistemin yazı alanına değil: yanındaki boş kâğıda, kalemle, kendi eliyle: “Bu vakalar gürültü değil. Sınıfı henüz mevcut olmayan bir sinyal.” Kâğıdı katladı, çantasına koydu.

Sonra iç yazışma şablonunu açtı. Birkaç satır yazdı – teknik, ölçülü, ama açık: Gürültü Dosyası vakalarının yeniden incelenmesi talebi; gerekçe: sistemin uzun dönemli güvenilirliği; önerilen yöntem: bağımsız değerlendirme komisyonu. Alıcı satırına, yönetmelikteki en üst adresi yazdı – cevap verme yükümlülüğü olmayan; gelen evrakı “değerlendirilmek üzere” teslim alan bir makam. Okunmayabilirdi. Okunursa aleyhine işleyebilirdi. Okunmadan kapanan yazışmalar için sistemde ayrı bir kod bile vardı; Cemre kodu ezbere biliyordu.

Parmağı gönder tuşunun üstünde durdu. Seçimler birikir.

Gönderdi.

Ekranda küçük bir işaret belirdi: iletildi. İşaret, geçerli sonuçların, onaylanmış formların, kapanmış günlerin rengindeydi – yeşil. Cemre bu rengi günde yüz kez görürdü; ilk kez, kendisi için yandığını gördü. Makine ne gönderildiğini bilmiyordu; kime gittiğini bilmiyordu; okunup okunmayacağını bilmiyordu. Yalnızca “iletildi” diyordu. Ve bu kadarı, o gece, yetiyordu.

Ekranı kapattı, çıktı. Koridorda, asansörü beklerken, aklına on dört yaşındaki kendisi geldi: babasının teybini açan, içine bakan, anlayan, düzelten çocuk. O günden bu yana, içine bakılamayan tek şeyle çalışmıştı – yirmi yıl. Asansör geldi. İçeri girdi. Kapı kapandı.

Ara-Belge IV
ALGISAL KAYIT VE STANDARDİZASYON DAİRESİ
GENEL SEKRETERLİK
İÇ GENELGE – Sayı: 7/112


Dağıtım: Tüm birimler · Gizlilik: Hizmete özel
Konu: Terminoloji Standardizasyonu

1. Kurum içi ve kurum dışı tüm yazışmalarda “ölçülemeyen” ibaresinin kullanımı uygun görülmemiştir. Söz konusu ibare, kurumun ölçüm kapasitesine ilişkin kesin ve olumsuz bir yargı içermektedir. Bunun yerine “henüz ölçülmemiş” ibaresi kullanılacaktır. “Henüz” kelimesi, kurumumuzun gelişim ilkesini yansıtır.

2. Aşağıdaki ibare güncellemeleri, yayım tarihinden itibaren esastır:
– hata → beklenti dışı sonuç
– sınıflandırılamayan → sınıflandırılması planlanan
– gürültü → bekleyen sinyal
– ret → olumlu sonuçlandırılamayan başvuru
– sorgu → beyan görüşmesi

3. “Gürültü Dosyası” adlı teknik arşivin adı “Bekleyen Sinyaller Arşivi” olarak güncellenmiştir. İçerikte değişiklik yapılmamıştır.

4. Eski ibarelerin geçtiği arşiv belgelerinde geriye dönük düzeltme yapılmayacaktır; ancak bu belgelerden üretilecek yeni nüshalarda güncel terminoloji esastır. Nüsha ile asıl arasında bu nedenle doğacak farklar, fark sayılmaz.

5. İşbu düzenleme, birimlerden gelen değerlendirme talepleri gözetilerek hazırlanmıştır. Ayrıca cevap verilmeyecektir.
Kurumun dili, kurumun kendisidir.

GENEL SEKRETERLİK – [paraf okunaksız]

Beşinci Kitap: Mor

Belkıs Kıraç sabahları erken uyanırdı – yaşlılığın getirdiği o ince, ısrarcı uyanışla. Beden, belirli bir yaştan sonra, uykuyla uyanıklık arasındaki sınırı korumazdı; sınır sızar, geçirgenleşir, insan gece yarısından sonra ne tam uyur ne tam uyanır, ortada asılı kalırdı. Belkıs bunu artık direnmeden kabul etmişti. O saatlerde düşünmez, yalnızca hatırlardı – kontrolsüz, seçmeden, gelişigüzel. Bazen Ahmet gelirdi, gülümseyerek – on sekiz yıl öncesinden, ya da daha eskisinden; hafıza tarih sormazdı. Bazen genç mühendislik yılları gelirdi: cihaz kokusu, çizim masaları, gece mesaileri. Bazen – çoğunlukla – geçmesini istemediği bir şey gelirdi; yine de gelirdi, çünkü hafıza, uykuya yakın saatlerde, kapıcısız çalışırdı.

Bu sabah, pencereden giren ilk ışıkla, bir masa geldi: uzun, cilalı, çevresinde yüzler. Ve masanın öbür ucunda, bir kalemi kâğıttan bir nefes geç kaldıran bir el. İki isim geldi ardından – Ayhan; Reha. Belkıs o çocukları hiç görmemişti: fotoğrafları dosyada yoktu, yüzleri yoktu; yalnızca isimleri vardı, bir de “onaylayan” satırının altındaki o imza – kendisinin olmayan, ama kendisinin önünde atılan. Onların dosyasında Belkıs’ın imzası yoktu. Bu, yıllarca, bir ayrım gibi gelmişti ona. Artık gelmiyordu. Odadaydı. Görmüştü. Susmuştu. İmzasızlık, tutanaklarda bir yokluktu; odada değildi.

Kalkıp çayını koydu. Mutfak küçüktü; her şey yerli yerinde – hiçbir şey atılmamış, hiçbir şey de birikmemişti: yaşlı evlerinde bazen görülen o birikintisiz düzen; hayatın artık içeri almak değil, yerleştirmek aşamasında olduğunun işareti. Pencereden sokak görünüyordu: taş döşeli, dar. Sabahın bu saatinde fırın arabası geçer, ekmek kokusu kalır, ardından sessizlik.

Bu evi on sekiz yıl önce, Ahmet öldükten sonra seçmişti. Daha küçük, daha eski, daha az “uygun” bir yer: kurum personeline ayrılan bloklardan çıkmış, şehrin bu plansız köşesine yerleşmişti. Bilinçliydi bu: kurumun gölgesinden çıkmak; başka bir düzenin içine girmek. Bu sokak, o yılların güçlü yeniden planlama dalgasından, sakinlerinin inadıyla kurtulmuştu. O direniş, Belkıs’a, şehirdeki tek anlamlı direniş gibi gelmişti: küçük – ama gerçek. O mücadeleyi verenlerle, o dönemde, hiç konuşmamıştı. Yan yanaydılar; yan yana olmak, aynı tarafta olmak değildi.

Duvarda, çerçevesiz, emeklilik belgesi dururdu – durmazdı aslında; çekmecedeydi. Üstünde, kurumun standart cümlesi: “Kurum hafızasına katkılarından dolayı teşekkür ederiz.” Belkıs bu cümleyi ara sıra hatırlar ve her seferinde aynı kuru tadı duyardı: kurumun gerçek hafızası, şu anda, oturma odasındaki dolabın en altında duruyordu – kayıt dışı, kâğıt hâlinde, kimsenin teşekkür etmediği biçimde.

Üçüncü Köprü’nün üzerinden otuz iki yıl geçmişti. Bu hesabı her yıl yapardı; hesaplamak, yılı soyuttan somuta çevirirdi. Soyutta otuz iki yıl herhangi bir zaman dilimiydi. Somutta, kendi ömrünün en büyük parçasıydı: o günden bu yana yaşadıklarının tamamı.

Dün akşam Cemre’ye söylediği cümle, sabahtan beri kendi içinde dönüyordu: seçimler birikir. Söylemek, taşımaktan biraz farklıydı. Ama çok az.

Ahmet’in notundan söz etmişti Cemre – “Karar, teknik değil, siyasidir.” Ahmet bu cümleyi bir kez yazmış, bir daha bu kelimelerle konuşmamıştı. Belkıs notu bilirdi: Ahmet’in arşivini, ölümünden sonra düzenlerken görmüş, okumuş, katlamış, geri koymuştu. O gün de doğruydu, bugün de: karar siyasiydi; ve alındığında ikisi de tam olarak neye yol açacağını bilmiyordu – ama tahmin edebilirlerdi. Tahmin edebilmek, bir ölçüde, bilmekti.

Ahmet’in notunun dijital hâline erişim yoktu elbette; erken dönem belgelerinin çoğu gibi Sıfır Nokta’ya girmişti. Ama Belkıs’ın kendi elindekiler – fiziksel, kâğıt, hiçbir sistemde kayıtlı olmayan kopyalar – buradaydı: dolabın en altında. Kilitli değil; kilitler kırılırdı ve kırılmış kilit dikkat çekerdi. Yalnızca derinde, öbür kâğıtların altında.

Bu kâğıtların varlığını bilen birkaç kişi kalmıştı; Ahmet’in ölümüyle sayı daha da azalmıştı. Belkıs bazen düşünürdü: imha etmeli mi? Her seferinde aynı cevaba varırdı: hayır. İmha da bir seçimdi – ve “hiç olmamış” demenin en kesin yoluydu. Oysa olmuştu. Olmuş şeyi imha etmek, olmadığını göstermezdi; olduğunu bilip gizlediğini gösterirdi. Ve bu ikincisi, onun için, birincisinden ağırdı.

O dolabı yıllardır açmamıştı.

Bu sabah, çayını bitirdikten sonra, açtı.


Kâğıtlar, beklediği gibi, oradaydı: eskimiş ama bütün. En üstte bir toplantı tutanağı – tarihsiz, imzasız, ama el yazısı kendisinindi ve konu netti: “Eşleştirici kapsamının genişletilmesi önerileri – Üçüncü Köprü sonrası güvenlik değerlendirmesi.” O toplantıda alınan kararlar, sistemin o günden bu yana nasıl çalıştığını biçimlendirmişti: çocukların kapsama alınması; yüksek riskli bölgelerde yoğunlaştırılmış test programları; “sapma eğilimi gösterenler” için ayrı dosyalama.

Belkıs bu tutanağı otuz iki yıl önce yazmıştı. Ve uygulanmasını izlemişti. Ve susmuştu.

Üçüncü Köprü’yü anlatan hiçbir erişilebilir resmî kayıt yoktu. Belkıs bunun kasıtlı olduğunu bilirdi; silmek de bir karar gerektirirdi, ve o kararın alındığı toplantıda o da vardı. Resmî yazışmalarda kullanılan ifade şuydu: “belgelenmemiş kalabalık olayları.” Kaç kişinin toplandığını söylemezdi; neden toplandıklarını söylemezdi; ne söylediklerini, ne olduğunu söylemezdi. Geriye iki kelime kalırdı – “kalabalık” ve “olaylar” – birbirine yapıştırılmış, içi boşaltılmış.

Oysa Belkıs hatırlıyordu.

Üç gün sürmüştü. İlk gün, bir öğleden sonra, köprünün yanındaki meydan dolmaya başlamıştı: önce yüzler, sonra yüzlerin yüzü, sonra binler. Başlangıçta sessizdiler; yalnızca duruyorlardı – aynı yerde, aynı yöne bakarak. Belkıs, laboratuvara giderken meydanın kenarından geçmiş, bir an durmuştu. Kalabalıkta tanıdık yüzler vardı: meslektaşlar, eski öğrenciler, komşular. Ve tanımadıkları: işçiler, gençler, yaşlılar, çocuklarını getirmiş olanlar.

Birinin elinde küçük bir döviz: ALGI SERBESTTİR. Bir başkasınınkinde: KENDİ MAVİNİ KENDİN BİL. Bu ikinci cümle, Belkıs’a, mühendislik dilinin içinden söylenmiş gibi gelmişti – bu insanlar, sistemin tam olarak ne yaptığını biliyor ve ona karşı duruyorlardı. Ve sistem, o an, Belkıs’ın ellerinin arasındaydı: prototipin son kalibrasyonu bitmek üzereydi.

Durmuştu. Bakmıştı. Sonra yürümüştü.

Bu basit dizi – durmak, bakmak, yürümek – her şeyi belirledi. Daha doğrusu: belirledi mi? Katılsaydı ne olurdu? Kimse bilemezdi; Belkıs da. Bu bilinmezlik, yıllar boyunca, hem rahatlama olmuştu hem ağırlık.

İkinci gün meydan daha kalabalıktı; ses değişmişti – artık yalnızca durmuyorlardı: şarkı söylüyor, konuşuyorlardı; birbirleriyle, yabancılarla. Belkıs o gün de geçti meydanın önünden – bu kez daha hızlı, bu kez bakmadan. Ahmet, o akşam evde, fark etmişti: “Duruyorlar hâlâ,” demişti; sesi düz. “Yarın ne olacak?”

“Bilmiyorum,” demişti Belkıs. Ve gerçekten bilmiyordu. Ama bildiği bir şey vardı: bilmemek bir karar değildi. Bilmemek, kararı başkasına bırakmaktı.

Üçüncü gün, bastırma geldi.

Belkıs orada değildi. Bunu, her söylemesi gerektiğinde, söylemişti – “orada değildim”; doğruydu. Ama doğruluğun içinde bir rahatlama çabası vardı, ve o çaba dürüstlüğü lekeliyordu. Orada olmamak, ortaklığı değiştirmiyordu.

Sonrasını parça parça öğrenmişti: gözaltılar, yer değiştirmeler, işten çıkarmalar. Listeler. Liste, olaydan iki ay içinde hazırlanmıştı ve Belkıs, ilk listeyi hazırlayanlardan biriydi. İçinde üç grup vardı: katıldığı tespit edilenler; katılmamış ama sempatiyle yaklaştığı değerlendirilenler; ve “risk kategorisi” denen üçüncü bir grup – en tartışmalısı, çünkü kanıtı en zayıf, tanımı en belirsiz olandı. Belkıs bu üçüncü gruba itiraz etmişti; toplantıda, sözlü olarak. İtirazı “not alındı” denerek geçilmişti. Notun nereye alındığını hiç görmedi. Belki de “not alındı”, notun alınmadığı anlamına gelen resmî fiildi. Sözlü şerh, tutanağın dilinde, hiç düşülmemiş şerhti.

İtiraz etmiş olmak, imzalamamış olmak demek değildi. Bu fark, o dönemde, Belkıs’ı rahatlatmıştı. Artık rahatlatmıyordu.

“Gönüllü inziva” ifadesi de o dönemde resmî dile girdi – ve ifadenin kabul edildiği toplantıda Belkıs yine vardı; yine sessiz kaldı. Kelimeler, o odalarda, önce evcilleştirilir, sonra salınırdı; dışarıda kimse onların nerede doğduğunu sormazdı.

Murat Argun’u o dönemde tanıdı – kuruldan.

Üçüncü Köprü’den sonra kurullar genişletilmişti: “toplumun sağduyusunu temsilen” dışarıdan üyeler alınmıştı, ve dışarıdan üyelerden biri, İkinci Bölge Lisesi’nden bir öğretmendi: Murat Argun. İnanmış biriydi – Belkıs bu kelimeyi küçümsemeden kullanırdı, çünkü kendisi de inanmıştı bir zamanlar: erken tespitin bir şefkat biçimi olduğuna, ölçmenin anlamanın yolu olduğuna. Murat bunlara inanıyordu ve inandığı için oradaydı. Kurullar inananları severdi; inananlar, gerekçeyi yanlarında getirirdi.

Dört yıl sonra, bir toplantıda, masaya bir dosya geldi. İki çocuk, beş yaşında, ikiz; testte “uyuşmazlık”; gerekçe hanesinde: “ailenin geçmişi – bkz. ilgili kayıt.” İlgili kayıt kurula gösterilmezdi; o, başka bir kademenin bilgisiydi. Kurul, görmediği bir gerekçeye dayanarak karar verirdi – ve o zaman bunu kimse tuhaf bulmazdı: kademeler böyle çalışırdı. Herkes kendi karanlığında imza atardı; karanlıkların toplamına usul denirdi.

Çocukların soyadı Argun’du.

Belkıs bunu gördü – görmemesi mümkün değildi: isimler ilk sayfadaydı ve Murat, masanın öbür ucunda oturuyordu. Kimse bir şey demedi. Belki herkes gördü, belki kimse; bakışlar tutanağa geçmezdi. Ve “onaylayan” satırı, o gün, Murat’ın önüne kondu. Neden onun önüne – bunu kimin istediğini Belkıs bilmiyordu; ama kurullarda bazı imzalar imzadan fazlasıydı: bir gösterme biçimiydi. Kime gösterildiği hiç söylenmezdi.

Murat imzaladı. Eli – Belkıs baktı; bakmamak elinde değildi – durmadı, titremedi. Yalnızca, imzanın sonunda, kalemi kâğıttan kaldırması bir nefes uzun sürdü. Bu, tutanağa geçmedi. Hiçbir şey geçmedi: karar oybirliğiyle alınmıştı. Oybirliği, o odada, sessizliğin resmî adıydı.

Belkıs soyadını sordu mu? Sormadı. Sormamak da tutanağa geçmez.

Sonra Murat değişti. Bir anda değil – kurullar ani değişimi fark ederdi. Yavaş yavaş: önce daha az konuştu; sonra toplantılara gerekçeli mazeretler göndermeye başladı – mazeretler hep usule uygundu, ve usule uygun mazeret, kurulun en rahat ettiği şeydi; sonra hiç gelmedi. Kimse aramadı. Gelmeyeni aramak da bir usul gerektirirdi, ve o usul yazılmamıştı.

Beş yıl. İmzadan, kendi dosyasının masaya gelişine kadar: bir eksiğiyle beş yıl. Bu sürede Murat’ın nerede olduğunu, kimlerle konuştuğunu, neye dönüştüğünü Belkıs bilmiyordu. Bilebileceği tek şey tutanaklardı, ve tutanaklar bir adamın içini değil, yokluğunun tarihlerini tutardı. Sonra, bir gün, dosya geldi: “M. Argun – harekete bağlantısı tespit edilmiştir.” Bu kez masanın öbür ucunda değildi. Masanın üstündeydi.

Neden değişmişti? Bunu ancak kendisi bilebilirdi – ve ona sorulmamıştı; sorulmazdı. Belkıs yalnızca sırayı biliyordu: önce bir imza; sonra bir uzaklaşma; sonra bir dosya. Tutanaklarda sıra, nedenin yerine geçerdi. Ama neden değildi.

Karar, “gönüllü inziva” oldu. Ailesinin bilgilendirilmemesi tavsiye edildi – gerekçe: paniği önlemek. Belkıs dosyayı okudu; bu kez masanın çevresindeki yüzlere daha az baktı; ve paraf alanına iki harfini koydu: B.K. Tespit ile karar arasında bir hafta bile geçmedi. O dönemde hız, usulün yerine geçiyordu: hızlı karar doğru karar sayılırdı, çünkü yavaşlık tereddüt demekti – ve tereddüt, ölçülemeyen şeylerdendi.

Murat Argun’un bir karısı ve ikiz oğulları vardı. O çocuklardan biri şimdi aynı kurumda çalışıyor, babasının dosyasını arıyordu. Ve o dosyanın paraf kutusunda, karartmanın örtmediği tek yerde, Belkıs’ın iki harfi duruyordu.

İnsanın yaptığı şeyin nereye gittiğini asla tam bilememesi – bunun en acı biçimi buydu: yaşarken görülmez; zamanla görülür; görüldüğünde geri alınamaz.

Belkıs, o sabah, masasına oturdu; düz bir kâğıt aldı; Ahmet’in eski dolmakalemini çıkardı. Kalemi yıllardır kullanmıyordu; mürekkebi hâlâ akıyordu – eski mürekkep, kuruyunca, siyahın kenarında başka bir şeye çalardı; adını Ahmet de koymazdı, “eskidi bu mürekkep” derdi yalnızca. Uzun süre yazmadı – ne yazacağını düşündüğünden değil; ne yazacağını biliyordu. Yalnızca ilk hareketin üstesinden gelmesi gerekiyordu.

Sonra yazdı: bir mektup, kendi el yazısıyla; başlıksız; tarihli; imzasının altında “B. Kıraç” yazan. İçinde Üçüncü Köprü’yü anlatıyordu – kısa, ama net; listelerin nasıl yapıldığını; bir öğretmenin dosyasının nasıl işlendiğini; iki çocuğun kararının hangi bağlamdan geldiğini; ve şu anda, bir dolabın en altında, onun korumasında nelerin durduğunu.

Mektubu katladı, bir zarfa koydu. Zarfı kapatmadı. Mühür, içindekini korumazdı; yalnızca kimin açabileceğini söylerdi. Bu zarfın öyle bir derdi yoktu.

Zarfı masanın köşesine koydu. Bekledi.


Kapı on gün sonra çalındı. Öğleden sonraydı, sakin bir saat; Belkıs kitap okuyordu – okumaktan çok sayfa çeviriyordu; aklı başkaydı. Kapı sesi onu bu yüzden gerçekten şaşırttı – şaşkınlığın kendisi değil; şaşkınlığın hemen ardından gelen o biliş: bu, o.

Açtığında karşısında genç bir adam duruyordu: otuzunda, düzenli giyimli; üstünde AKSD personelinin o belli belirsiz resmiyeti – ve gözlerinde, biraz fazla yorgun, biraz fazla şey görmüş bir şey. Selim Argun. Yüzünü bilmiyordu; adını biliyordu. Ve adı bilmek, burada, yüzü tanımakla aynı şeydi.

“Belkıs Hanım?” Sesini sakin tutmaya çalışıyordu; “tutmaya çalışmak”, kendi içinde, bir titreme taşırdı.

“Kim olduğunu biliyorum,” dedi Belkıs. Gencin yüzünde bir şey değişti – şaşkınlıkla rahatlamanın karışımı olan o his: hazırlandığın şeyin gerçekten geldiğini anladığındaki. “Gir.”

Mutfakta oturdular – oturma odasında değil; Belkıs bunu bilerek seçti. Oturma odası büyüktü, resmîydi; mutfak küçüktü, doğrudandı: iki sandalyenin arasında fazla mesafe yoktu. Bu konuşma mesafe kaldırmazdı; yakınlık isterdi – ama yakınlığın özel bir türünü: duygusal değil; berrak.

Belkıs çay koyarken Selim konuşmadı. Belkıs da konuşmadı. Bu sessizlik ikisi için başka şeyler taşıyordu: Selim, nereden başlayacağını kuruyordu; Belkıs söyleyeceklerini zaten biliyordu – yalnızca sırasını bekliyordu.

Fincanları koydu, oturdu, Selim’e baktı – doğrudan.

“Arşivde buldun,” dedi. Soru değildi.

“Evet.” Selim ellerini masaya koydu, üst üste, düzgün – bir sınırın içinde kalmaya çalışır gibi. “İnziva kararında parafınız vardı. B.K. İsminizi Cemre Yalova’dan öğrendim.”

Belkıs başını salladı. Cemre söylemişti; doğaldı. Bu ağ – bu birbirini bulma – artık kendi mantığıyla yürüyordu; kimsenin yönetmediği bir biçimde.

“Babanı tanıdım,” dedi Belkıs. “Aynı masada oturduk.”

Selim’in elleri, masada, hafifçe sıkıştı. Bunu beklememişti; Belkıs gördü – beklediği şey bir imzaydı, bir memurdu, bir mekanizmaydı. Aynı masa, başka bir şeydi.

“Dosyada iki tarih okudum,” dedi Selim; sesi kısılmıştı, açtı. “Olayın tarihi. Kararın tarihi. Arada beş yıl var.” Durdu. “O beş yılda babam neredeydi?”

Belkıs fincanını bıraktı. Bu soruyu bekliyordu – yıllardır; belki tam bu cümleyle.

“Baban Üçüncü Köprü’de değildi,” dedi. “Köprüden sonra genişletilen kurullardan birindeydi. Dışarıdan üye – öğretmen sıfatıyla. İnanmış biriydi; kurullar inananları sever.” Bir yudum aldı; devam etti – tutanak okur gibi, ama tutanakların hiç tutmadığı şeyleri: “Dört yıl sonra önümüze bir dosya geldi. İki çocuk. Beş yaşında, ikiz. Testte uyuşmazlık. Gerekçe hanesinde ‘ailenin geçmişi’ yazıyordu; geçmişin ne olduğu yazmıyordu – o, başka bir kademenin bilgisiydi. Biz görmediğimiz bir gerekçeyle karar verdik. O gün bunu kimse tuhaf bulmadı.” Durdu. “Çocukların soyadı Argun’du. Ve ‘onaylayan’ satırı, babanın önüne kondu.”

Sessizlik. Selim kımıldamadı; yüzü değişmedi – ama değişmemesi de bir şeydi: kontrolün kendisi bir ifadeydi.

“İmzaladı,” dedi Belkıs. “Eli durmadı. Yalnızca, sonunda, kalemi kâğıttan kaldırması bir nefes uzun sürdü. Sonra değişti – yavaş yavaş: önce az konuştu; sonra gelmez oldu. Beş yıla yakın. O sürede nerede olduğunu bilmiyorum; kimseye sorulmadı, bana da. Bildiğim, sıra: önce bir imza; sonra bir uzaklaşma; sonra kendi dosyası – bu kez masanın üstünde. ‘Harekete bağlantısı tespit edilmiştir.’ Karar bir haftada çıktı; o dönem hız, usulün yerine geçerdi. Gönüllü inziva. Ailesine bilgi verilmemesi – paniği önlemek amacıyla.” Elini, açık avucuyla, masaya koydu; bir belgeyi kapatır gibi. “Parafı ben attım.”

Selim uzun süre konuşmadı. Sonra, başını kaldırmadan: “Argun soyadlı iki çocuk. Babamın imzası. Bunlar-“

Cümle bitmedi. Belkıs bekledi; bitmeyeceğini anlayınca, kendi payına düşeni söyledi: “Sorunun devamını ben de kuramıyorum. Otuz yıla yakındır kuramıyorum. Dosya söylemiyordu; soyadı söylüyordu yalnızca. Ve ben sormadım. Sormamak da tutanağa geçmez – geçseydi, benim dosyam herkesinkinden kalın olurdu.”

“Annem,” dedi Selim. “Bir otobüs yolculuğu anlattı. Babamla son yolculuğumuz. Bir hafta sonra gitmiş.”

“Tespit ile karar arasında bir hafta ya geçerdi ya geçmezdi o dönem,” dedi Belkıs. “Hız, doğruluk sayılırdı.”

Selim masaya baktı. Üç kaynak vardı elinde: bir anne, bir ekran, bir tanık – birbirine erişmeyen, birbirini görmemiş üç kaynak; ve üçü aynı haftayı söylüyordu. Doğrulamanın bu dünyada alabileceği en yüksek biçim belki buydu: birbirine kapalı üç karanlığın, aynı noktaya işaret etmesi.

“Bunların hepsini bilerek mi yaptınız?” diye sordu sonra – sesi düz; sorunun altında onlarca yıl.

Bu soru, Belkıs’a, o masaların çevresindeki yüzleri getirdi. “Bilerek mi” sorusu, aslında, “bilerek” ile “görmezden gelerek” arasındaki farkı soruyordu. Cevap ikisiydi – ayrı ayrı değil; birlikte. “Sistemin nasıl kullanılacağını tam bilmiyorduk,” dedi. “Ama tahmin edebilirdik. Bu fark, benim için, artık yeterli bir ayrım değil.”

“Babam şimdi nerede?”

Belkıs bir an durdu. Bu soruyu bekliyordu; ve gerçek, tam bir cevabı yoktu. “Kesin olarak bilmiyorum. Sıfır Nokta’dakilerin bir kısmı zamanla başka yerlere geçirildi – şehirler, kurumlar. Takip, benim erişimimin olmadığı bir katmandaydı.” Durdu. “Bu, bilmemenin mazereti değil. Yalnızca gerçek olanı.”

Selim başını eğdi. Uzun bir sessizlik oldu; ve o sessizlik, Belkıs’a, otuz iki yıl önce bir meydanın kenarında durup yürüdüğü anı hatırlattı – insanın içindekini bazen dışarısı değil, o özel sessizlik taşırdı.

“Neden şimdi anlatıyorsunuz?” dedi Selim sonunda.

Belkıs bu soruyu da bekliyordu; ama cevabı tam hazır değildi. “Çünkü sordun,” dedi önce. Sonra, dürüst olmak için: “Ve çünkü taşımanın anlamı kalmadı. Taşımak, artık gizli tutmak demek değil benim için – yalnızca ağırlık demek. Ağırlığı paylaşmak, doğruya biraz daha yakın.”

Masanın köşesindeki zarfı aldı. Hâlâ kapatılmamıştı; içindeki kâğıtların kenarları görünüyordu. “Bunu hazırladım,” dedi, uzatırken. “Bir mektup – Üçüncü Köprü’yü, listeleri, babanın dosyasının nasıl işlendiğini, o karar yazısının bağlamını anlatıyor. Altında, elimde kalan bazı belgelerin kopyaları var: tutanaklar, karar yazıları. Bunlar sistemde yok. Yalnızca burada – kâğıt olarak.”

Selim zarfı aldı; hemen içine bakmadı – elinde tuttu, ağırlığını duydu. Elindeki, hiçbir mühürle doğrulanamayan bir el yazısıydı; asılları ya karartılmıştı ya bir dolabın dibindeydi. Aldı yine de.

“Bunlarla ne yapacağımı bilmiyorum,” dedi.

“Şu an bilmek zorunda değilsin,” dedi Belkıs. “Yalnızca var olduğunu bil. Bazen var olduğunu bilmek, ne yapılacağını bilmekten önce gelir.”

Selim başını kaldırdı; Belkıs’a baktı – ilk kez bu kadar doğrudan. “Pişman mısınız?”

Belkıs, bir an, doğrudan cevaplamamayı düşündü; sonra düşünmedi. “Evet,” dedi. “Ama pişmanlık bir şeyi değiştirmiyor. Yalnızca geç kalınmış bir netlik.”

Sessizlik. Sokaktan, uzaktan, bir çocuğun çağrıldığı duyuldu – bir isim; sonra yine sessizlik.

Selim zarfı ceketinin iç cebine koydu – kalbinin hizasına yakın bir yere; bunu düşünmedi, yaptı. Kalktı, teşekkür etti, kapıya yürüdü. Eşikte döndü: “Babam sizi tanıyor muydu?”

Belkıs düşündü. “Masada karşılaştık; adım geçmiştir. Ama beni hiç aramadı, ben onu hiç aramadım. Ben onu izledim; o beni görmedi.” Durdu. “Bu da işleyişin parçası: karar verenler görünmez kalır. Kararın altında kalanlar görünür.”

Selim bu cümleyi aldı – bir belge alır gibi; başını salladı, çıktı.

Kapı kapandı.

Belkıs masasına döndü; çayından bir yudum aldı – soğumuştu; içti. Pencereden sokağa baktı. Gün ile gece arasındaki o kısa banttı: gökyüzü, gündüz boyunca taşıdığı bütün renklerden vazgeçmiş ama karanlığa henüz varmamıştı – kızılla lacivert arasında, adı sorulmayan o ton; taş döşemenin üstünde, her akşamki gibi, birkaç dakikalığına duran. Selim’in silueti köşeden döndü, o ışığın içinden geçti, gözden kayboldu.

Beklediği ağırlık gelmedi. Önce taşıdığı, saklanan bir şeyin ağırlığıydı; şimdiki, söylenmiş bir şeyin ardında kalan ağırlık. Aynı değillerdi. İkincisi hafifti – ama “hafiflemek” de basit bir his değildi: içinde bir şeylerin çözüldüğü, ve çözülmenin kendi acısını taşıdığı o karışık yer.

Ahmet burada olsaydı ne derdi, diye düşündü. Muhtemelen hiçbir şey; otururlar, pencereye bakarlardı. Ahmet sözsüz anların değerini bilirdi. Ve Belkıs, on sekiz yıldır, Ahmet’in yokluğunda, her şeyi o söylenmemiş sözlerin içinde taşımıştı – çünkü söylemeye hazır kimse yoktu.

Şimdi biri vardı. Birkaç biri.

Zarfı kapatmadığını hatırladı – bilerek kapatmamıştı, ve Selim de kapatmadan almıştı. Bunun ne anlama geldiğini düşündü: kapatılmamış bir zarf, sahibi değişmiş ama süreci bitmemiş bir şeydi. Yarım kalmış değil. Devam eden.

Tıpkı her şey gibi.

Ara-Belge V
[üst yazı karartılmıştır]
GENELGE – Sayı: [karartılmıştır] · GİZLİ


Konu: Hassas Kayıt Sınıflandırması (“Sıfır Nokta”)
Dağıtım: [karartılmıştır]

1. Ulusal algısal bütünlüğü [KARARTILMIŞTIR] nitelikteki kayıtlar, işbu genelgeyle, “Sıfır Nokta” sınıfında toplanır.

2. Kapsam:
a) Üçüncü [KARARTILMIŞTIR] katılımcıları;
b) katılmamış ancak [KARARTILMIŞTIR] yaklaştığı değerlendirilenler;
c) risk kategorisi: [TANIM KARARTILMIŞTIR].

3. “Sıfır Nokta” ibaresi, kayıtların [KARARTILMIŞTIR] sıfırlanacağı anlamına gelmez; yeniden başlangıç noktasını ifade eder.

4. Kapsamdaki kişilerin ailelerine bilgi verilmesi, panik ve [KARARTILMIŞTIR] önlenmesi amacıyla, uygun görülmemiştir.

5. Kurul üyelerinin sözlü itirazları not alınır. Notlar, [KARARTILMIŞTIR] saklanır.

6. İşbu genelgenin kendisi de Sıfır Nokta kapsamındadır. Bu nüshanın varlığı, kayıt dışıdır.

[imza bloğu karartılmıştır]
[sayfanın altında, el yazısıyla, sonradan eklenmiş:] “Aslı bende. – B.K.”

Altıncı Kitap: Turuncu

Vahit, yirmi beş yılda tek bir şey öğrenmişti: sabır bir erdem değil, bir araçtı. Erdemler içseldi; onlara inanılır, onlarla övünülürdü. Araçlarsa yalnızca işe yarayan şeylerdi – ve sabır, bu işte, işe yarıyordu. Aceleci olanlar alınırdı. Sabırsız olanlar hata yapardı. Yalnızca bekleyen, beklerken çalışan, çalışırken susan, ayakta kalırdı.

Görü hareketi – bu adı kendileri koymamıştı. Dışarıdan konmuştu, biraz alay ederek: “görücüler” denmek istenmişti sanki. Sonra ad kalmış, içten anlam kazanmıştı. Görü, onlara göre, dışarıyı değil içeriyi görmekti: kendi deneyimini tanımak; o deneyimin ölçülemezliğini kabul etmek; ve bu kabulün üstüne durmak. Sistem, içeriyi ölçtüğünü söylerdi. Onlar, içeriye erişilemeyeceğini söylerdi. Bu tek fark, her şeyi değiştiriyordu.

On beş yıldır bu şehirdeydi; ondan önce, on yıl, başka şehirlerde, başka adlarla, benzer işler. Toplam: yirmi beş. Vahit bu hesabı ara sıra yapardı – övünmek için değil; envanter için. Ve envanterin büyük kalemi, büyük olaylar değildi: bir kâğıdın doğru adreste bırakılması; bir toplantı için güvenli bir oda; birinin alındığında ailesine haber götürülmesi; yanlış bilginin düzeltilmesi. Devrimler, şarkılarda söylenenin aksine, çoğunlukla bunlardan yapılırdı – büyük anların altında, görünmez küçük kararların birikimi.

Sistemde Vahit’in kaydı temizdi – çünkü sistemde Vahit diye biri yoktu. İsimsizlik, en pahalı kimlikti: her ay yeniden satın alınırdı – dikkatle, peşin.

Kutudaki Böcek metnini yedi yıl önce, bir başkasıyla birlikte yazmıştı. O başkası artık bu şehirde değildi; başka bir yerdeydi, adı değişmişti belki. Metin kalmıştı. Vahit metnin sahibi olmadığını düşünürdü – ne kendisinin ne öbürünün: metin bir fikrin kelimeleriydi, ve fikirler sahip edinmezdi; yalnızca taşıyanları değişirdi.

Ad, yüzyıl önce yaşamış bir filozofun benzetmesinden geliyordu. Kutudaki böcek: herkesin elinde bir kutu, içinde bir şey; kimse başkasının kutusuna bakamaz; herkes yalnız kendi böceğini görür – ve “böcek” kelimesi anlamını kutunun içindekinden değil, kelimenin paylaşılmasından alır. Yani dil, içeriyi taşımaz; dil bir protokoldür – ve protokolün altında ne olduğunu kimse asla bilmez.

Sisteme uygulandığında bu şu demekti: AKSD’nin ölçtüğü, dilin yüzeyiydi; tepkilerin örüntüsü; kutunun dışındaki davranış. Kutunun içine hiç giremezdi. Ve “kromatik sapma” dediği şey, giremedikleri o yer için uydurulmuş bir kategoriydi: var olmayan bir erişimi var saymak; sonra bu varsayımın üstüne suç inşa etmek.

Metin, bunu on kısa paragrafta anlatıyordu. Felsefi ama sade – Vahit karmaşık yazmayı sevmezdi: karmaşık metin, okunmayan metindi. Ve okunmayan metin, taşınan risktir yalnızca; başka hiçbir şey.

O sabah yeni baskı partisini kontrol etti – Ayhan’ın makinesinden gelen: temiz, düzgün. Kâğıt eskisinden iyiydi, mürekkep daha net, harfler keskin. Bunu fark etti ve Ayhan’a söyledi; küçük şeyleri fark etmek, yapılan işe saygıydı. Baskının en tehlikeli anı basımı değildi zaten – bekleyişiydi: basılı kâğıt, dağıtılana kadar, yalnızca delildi.

Ayhan masanın karşısında çay içiyor, dinliyordu. Vahit ona bakarken çoğu zaman on beş yıl öncesini görürdü: kurumdan kaçmış, on sekizinde, elinde hiçbir şey olmayan biri. O gençle bu adamın yan yana durması Vahit’i hep şaşırtırdı – insanların on beş yılda ne kadar değiştiği; ve ne kadar az değiştiği. O ölçme, tartma, hesaplama refleksi hâlâ oradaydı; ama çevresine, yıllar içinde, bir şeyler yerleşmişti.

“Nilgün davası,” dedi Vahit. “Kayıt elden ele dolaşıyor. Ağın dışına da taşmış.”

“Biliyorum,” dedi Ayhan. “Ben de dağıttım.”

“Hareket için önemli bir an. Bir sanatçı, mahkemede, bizi hiç tanımadan, tam bu argümanı söyledi. Metnin tek bir gruptan değil, daha geniş bir yerden geldiğini gösteriyor bu.”

Ayhan başını salladı; ama yüzünde, Vahit’in bildiği o ifade vardı: hemfikir olan ama aynı şeyi düşünmeyen biri. “Onun cümlesi bizim broşürümüz oldu,” dedi. “O bunu seçmedi.”

“Kullanmıyoruz. Paylaşıyoruz. Kaydı dağıtıyoruz, davayı izliyoruz. O sözleri söylemek onun seçimiydi; biz yalnızca görünür kılıyoruz.”

“Ya görünür olmak istemiyorsa?”

Vahit bunu düşündü. Gerçek bir soruydu; üstünden atlanmayacak türden. “Ulaşabilirsek ve istemediğini söylerse, durdururuz.”

“Dağıtılmışı geri toplayamazsın,” dedi Ayhan. Sesi sert değildi; on yıllık bir mesleğin sesiydi. “Kopya, sahibinden izin almaz.”

“Hayır,” dedi Vahit. “Alamazsın.” Başka bir şey eklemedi; eklenecek bir şey yoktu. Ayhan bunu kabul etti, sadece kabul ettiğini gösterdi; Vahit ikisinin farkını hiçbir zaman tam bilemezdi, ve bunu çoktan kabullenmişti: yoldaşının içinden geçeni asla bilemeyecekti.

Kaydı o da dinlemişti – kaç kez, saymamıştı. Bir kadın sesi, gergin ama kararlı: “Benim kafamın içine giremiyorsunuz. Hiç kimse giremez.” Bu cümleler, Kutudaki Böcek’in özeti gibiydi – özeti değil: bağımsız varışı. Vahit dinlerken içinden tuhaf bir şey geçmişti: aynı fikir, birbirinden habersiz, iki ayrı yerde, iki ayrı dilde. Sisteme karşı en güçlü söz, hazır metinlerden değil, insanların kendi içinden çıkıp geliyordu – öğretilmemiş, ezberletilmemiş. Ve bu, herhangi bir broşürden güçlüydü.

O gece, tek sayfalık bir şey yazdı – metnin devamı değil; ona eklenecek bir not:

“Bazen bir mahkeme salonunda, bazen bir mutfak masasında, bazen bir gece yarısı, insanlar aynı şeyi ayrı ayrı buluyorlar. Bu bulma, öğretilmemiş, aktarılmamış, sadece var olan bir şeyi işaret ediyor. Sistem bunu ölçemez, çünkü ölçülemez olan, sayıya dönüştürülemeyen bir şey bu. Ama biz buna inanıyoruz – kanıt olmadan; sadece, aynı şeyi ayrı ayrı bulduğumuzu gördüğümüzde.”

Yazdıktan sonra okudu. Sonra son iki kelimenin altını çizdi: kanıt olmadan. Bu itirafı metne koymak riskliydi – karşı taraf bunu “kabul” diye okuyabilirdi. Ama Vahit, bu itirafın tam da güçlerinin kaynağı olduğunu düşünüyordu: kanıtlanamayana inanmak, sistemin karşısında durmak değildi yalnızca – sistemden başka türlü düşünmekti.

Ek notu eski metnin üstüne koydu, katladı, zarfa yerleştirdi. Ertesi gün matbaaya gidecekti.


Nilgün Ferah’ın davasını harekete ilk getiren Cemil’di. Cemil mahkeme salonlarını izleyenlerdendi: gözaltı haberlerini takip eder, önemli gördüğünü bildirirdi – kardeşini yıllar önce içeride kaybetmişti; salonlar, onun için, hem yara hem görevdi. Bildirimi kısa tutardı: “Ressam. Kromatik sapma. Salonda konuştu. Kayıt var.” Vahit bu dört cümleden iki şey çıkarmıştı: dava meşruydu; kayıt önemliydi. Kaydı dinleyince üçüncüsünü de çıkardı: bu kadın, kendi başına, zaten bir şeyin içindeydi – hareketten habersiz; ama hareketin söylediğini söyleyerek.

Kâğıdı cebine bırakan da Cemil’di – mahkeme çıkışında, kalabalıkta, sessizce. Vahit bu kararı onaylamıştı; ve sonradan, onaylarken ne düşündüğünü, düşündüğünün doğru olup olmadığını birkaç kez sorgulamıştı. Biri, habersiz, birinin cebine bir şey koyuyordu: bir dokunuş, bir temas, bir mesaj – ama karşı tarafın isteği bilinmeden. Zaruretti; mahkeme sonrası açık iletişim imkânsızdı. Ve zayıf bir gerekçeydi; zaruretin de sınırı vardı. Vahit bu ikisini aynı anda taşımayı öğrenmişti – taşımak, çözmek değildi.

Nilgün atölyesine dönmüştü; bu bilgi ağdan geldi. İki hafta sonra Cemil’in raporu: “Atölyesinde. Kimseyle konuşmadı.” Vahit bu iki cümleyi masasında bir süre önünde tuttu. Sonra Ayhan’a döndü.

“Sen bu davayla ilgili bir şey biliyorsun,” dedi. Soru değil; hatırlatma.

Ayhan başını kaldırdı. “Portre.”

“Anlat.”

Ayhan anlattı – kısa, fazlasız: mahkemede sözü geçen portre; otuz yıla yakın önce; iki çocuk. “Reha’yla konuştuk. Bir şey hatırlıyor – sarı bir oda, bir kadın, ‘kıpırdama’ diyen bir ses. Kesin değil.” Durdu. “Kesin olamaz.”

Vahit bir süre sessiz kaldı. “O portreyi bilen biri olarak ona gidilse – bu bir şey ifade eder mi?”

“Eder. Ama neyi, bilmiyorum. Belki onu daha da ürkütür: yabancı biri kapısına gelip çocukluk portresinden söz ederse…”

“Doğru.” Vahit masadaki kâğıtları düzeltti – gereksizce; düşünürken ellerin yaptığı şey. “Cebine bırakılan kâğıdı okudu mu peki?”

“Bilmiyoruz. Okumuş olabilir; okumamış da. Okuduysa ne anladığını da bilmiyoruz.”

“Bilmiyoruz,” diye onayladı Vahit. Bu bilmeme, işin her adımında vardı: biri bir şey aldı – ne yaptı, ne duydu, bilinmezdi. Mektuplar gitti; ulaştı mı, bilinmezdi. Broşürler dağıldı; kim okudu, bilinmezdi. Kör tohumculuktu bu: eker, sularsın; çimlendiğini çoğunlukla görmezsin. Vahit bunu kabul etmişti – kabul etmeden devam edilemezdi. İhtimalleri düşürürdün; sıfırlayamazdın. Görmeyi garanti edemezdin; ekmeyi garanti edebilirdin. Elde olan buydu; ve elde olanla çalışılırdı.

“Bir yol var,” dedi Ayhan. “Reha.”

Vahit bekledi.

“Sistemin içinde ama dürüst bir adam; soru soran türden. Nilgün’ün davasının kendi çocukluk dosyasına değdiğini seziyor – ne kadarını kurdu, bilmiyorum. Reha bir gün ona ulaşmak isterse, bu, hareketin elinden değil, işin içinden birinden gelmiş olur.”

Vahit önermeyi zihninde birkaç açıdan çevirdi. Reha AKSD personeliydi: risk. Ama risksiz yol yoktu; yalnızca daha az riskli yollar vardı. “Reha bunu yapar mı?”

“Bilmiyorum. Ve sormayacağım,” dedi Ayhan. “Reha kendi kararını kendi verir. Kardeşim diye baskı yapacak değilim.”

“Baskı istemiyorum zaten. Yalnızca ne kadar gördüğünü bilmek isterim. Gerisi onun.”

Aynı hafta Vahit başka bir isimle de ilgilendi: Selim Argun. İsim ağda dolaşmaya başlamıştı – Belkıs Kıraç’la görüşmüş; arşivde gezinmiş; Cemre Yalova’yla konuşmuş. Bir kayıt memurunun bu kadar ayrı noktaya dokunması ya tesadüftü ya örüntü; Vahit tesadüfe seyrek güvenirdi.

Selim’i tanımıyordu. Argun soyadını ise bilirdi – Üçüncü Köprü’nün eski listelerinden. Ama listedeki Argun bir öğretmen değildi; ve sonrası karanlıktı. Şimdi ortada bir öğretmenin oğlu vardı. İki Argun mu vardı, tek mi; aynı ailenin iki ucu mu, iki ayrı ada mı – Vahit bilmiyordu. İhtimalleri not etti; karar vermedi. Karar için veri gerekirdi, ve verisi olmayan kararlar, yirmi beş yılın öğrettiği üzere, en pahalı kararlardı.

Bildiği şuydu: içeriden biri, içeriyi sorgulamaya başlamıştı. Bu tür anlar en kırılgan ve en önemli anlardı – çoğunlukla tek yönlü: geri dönülmez bir eşiğin kıyısı. Selim eşiğin neresindeydi, bilinmiyordu. Doğrudan temas erkendi. Ama izlemek, ağı bilgilendirmek – bu yapılabilirdi.

Kısa bir not yazdı, ağa: “S.A. – içeriden. Yakın takip. Temas erken. Bekle.”

Notu zarfladı, taşıyacak olana uzattı.

O gece, Ayhan gittikten, bina sustuktan sonra, Vahit masasında eski bir kâğıt açtı: Kutudaki Böcek’in ilk el yazması taslağı – mürekkebi solmuş, bir yerinden katlanıp buruşmuş. Ara sıra çıkarır, okurdu: bir tür kontrol – ilk niyetin hâlâ orada olup olmadığını anlamak için. Basılı metin temizdi, düzeltilmişti; taslaksa düşünürken yapılan çizimler gibiydi: silinmeyen izler.

Bir paragrafın kenar boşluğunda, o zamanki kendisinin düştüğü bir not vardı: “özgürlük – nasıl tanımlanır? herkes için aynı mı? büyük olasılıkla hayır – ama yine de bu kelimeyi kullanıyoruz. kullanmak zorundayız.”

Vahit notu okudu; bir daha okudu. Nilgün’ün özgürlüğü başka bir şeydi; Ayhan’ınki başka; Cemil’inki başka; kendi taşıdığı, bir başka. Aynı kelime – başka başka içler. Bunun bir sorun mu, yoksa işin ta kendisi mi olduğuna Vahit hiç karar verememişti. Karar vermeden çalışmayı öğrenmişti. Belki bütün öğrendiği buydu.

Taslağı katlayıp yerine koydu; ışığı söndürdü; bekledi.

Beklemek, en iyi bildiği şeydi.


Bir sabah ağdan gelen haber şuydu: Cemre Yalova, iç sistemden üst makama bir değerlendirme talebi göndermiş – Gürültü vakalarının yeniden incelenmesi; bağımsız komisyon önerisi. Cevap kaydı yoktu. Vahit bunu duyduğunda ilk hissettiği şaşkınlık değil, bir tür tanımaydı: içeriden biri harekete geçiyordu – henüz hareket değil; yön değiştirme. Böyle anlarda dışarıdan yapılacak en yanlış şey, o kişiye dokunmaya çalışmaktı: kararı kendi vermeliydi; yoksa karar onun olmazdı, ve onun olmayan karar uzun yolda tutmazdı.

“Dokunma,” dedi Ayhan’a. “Kendi hızında gitsin.”

Ayhan başını salladı; sonra ekledi: “Selim Argun da yürüyor. Belkıs Hanım’a gitmiş; zarfı almış. Bir araya gelecekler bir noktada – bunların hepsi. Cemre, Selim, Nilgün, biz.”

“Belki,” dedi Vahit. “Yollar kesişiyor.”

Kesişme planlı değildi – Vahit’in planı değildi. Birbirinden habersiz insanlar, birbirinden ayrı soruların peşinde, aynı yere doğru geliyordu. Herkes kendi kutusundan bakıyordu; farklı şeyler görüyordu; ve bir noktada, aynı masanın çevresinde bulunuyorlardı. Masayı kimse kurmamıştı. Masa, kuruluyordu.

O masada ne olacağını Vahit bilmiyordu. Bilemezdi.

O hafta Görü’nün küçük bir iç toplantısı oldu: dört kişi, eski bir deponun üst katı, iki saat – daha uzun tutulmazdı; uzun toplantı yorgunluk, yorgunluk dikkatsizlik, dikkatsizlik hata demekti. Toplantıda Mehmet de konuştu – ağın öbür ucundan, Vahit’i en uzun tanıyanlardan: saçları bembeyaz, sesi kısık ama net. Otuz beş yılın adamıydı; Vahit’in yirmi beşine hep biraz yukarıdan, biraz şefkatle bakardı.

Toplantıdan sonra bir süre birlikte yürüdüler – aynı yöne; yolları hep aynı köşede ayrılırdı, ve ikisi de o köşeye kadarki mesafeyi, yıllardır, bir tür ek toplantı gibi kullanırdı: tutanaksız olan.

“Bir şey soracağım,” dedi Mehmet. “Bu ağda kaç kişi var, bilmiyorum. Sen de tam bilmiyorsun – biliyorum. Ama şunu biliyorum: hepsinin istediği başka. Sen algı özgürlüğü diyorsun. Cemil hesap istiyor – kardeşini içeride kaybetti; onunki yas. Ayhan kardeşini arıyordu; buldu – şimdi ne istiyor, o da bilmiyor bence. O ressam yalnızca rahat bırakılmak istiyor. O memur çocuğu babasını arıyor – bizi değil.” Durdu; yokuş vardı, nefesi kısalmıştı. “Aynı kelimeleri kullanıyoruz, Vahit. Aynı şeyi istemiyoruz. Örgüt, aynı şeyi isteyenlerin işidir. Bizimki ne peki – bir yanılsama mı? Kutular açılmadan saf tutulmaz. Tutulmuş gibi görünür; ilk fırtınada herkes kendi kutusuna döner. Ben bunu gördüm. Bir kez gördüm; yetti.”

Vahit uzun süre cevap vermedi. Lambaların altından geçtiler; ışık omuzlarına düşüp kalkıyordu, düşüp kalkıyordu.

“Buna cevabım yok,” dedi sonunda. Mehmet’e baktı. “Hiç olmadı. Cevabım olmadan çalışıyorum.”

“İşte beni korkutan bu,” dedi Mehmet. Ama sesinde korkudan çok yorgunluk vardı; ve yorgunluğun altında, Vahit’in adını koyamadığı bir şey – belki, cevapsız çalışamayan birinin, cevapsız çalışabilene duyduğu şey.

Köşede ayrıldılar. Mehmet, giderken, dönmeden, bir şey daha söyledi: “Fırtınayı sen de biliyorsun. Üçüncü Köprü. Herkes kutusuna döndü mü, dönmedi mi – ona sen karar ver.”

Vahit eve uzun yoldan yürüdü.

Gece, masa başında, bir karar verdi.

Yeni baskı hazırdı; ek paragraf – kanıt olmadan – dahil edilmişti. Dağıtım listesi belliydi: güvenilir kanallar, bilinen adresler. Bu kez listeye bir satır ekledi: AKSD binasının içine, Selim Argun’un masasına bırakılacak bir kopya.

Riskliydi. Kurumun içine bir şey sokmak, açık ağdan her zaman farklıydı. Ama Selim, o masada, çoktan bir şeylerin içindeydi – ve bu metin ona bir şey öğretmek için verilmeyecekti; bir şeyi hatırlatmak için, yalnız değilsin demek için.

Vahit bu niyeti, içinden, bir kez daha sorguladı. “Yalnız değilsin” demek iyi niyetliydi; karşı tarafın bunu isteyip istemediği bilinemezdi. Nilgün’ün cebine bırakılan kâğıt gibi: iyi niyetli; karşılıksız – karşılık istemeyen değil; karşılığı ölçülemeyen. Kendi “temas erken” notunu da çiğniyordu üstelik; bunu gördü, not etti, ve kararı değiştirmedi. Çünkü beklemek de bir seçimdi; ve bekleyişin içinde bir eylemsizlik vardı; ve eylemsizlik, Vahit’in hayatında, çok kez, en yanlış seçim olmuştu.

Notu yazdı – kısa, imzasız, yalnızca iki satır: “Herkesin kutusunun içinde bir şey var. Biz yine de anlatmaya devam ediyoruz.” Altına yeni baskıdan bir kopya koydu; zarfladı, kapadı.

Zarfı, taşıyacak olana verdi.

Sabaha karşı, uyku gelmeden, tavana bakarken aklına eski bir şey geldi: çok gençti, belki on sekiz, belki daha küçük; biriyle uzun bir tartışma – konusu silinmiş, bitişi duruyordu. Karşısındaki adam, sinirli ama meraklı, sormuştu: “Peki ne yapmak istiyorsun?” Ve Vahit, o an, cevabı bilmiyordu. Yalnızca, olanın böyle sürmemesi gerektiğini biliyordu.

Bu, o günden beri değişmemişti. “Ne yapılacak” sorusunun cevabı yıllar içinde netleşmişti. “Neden” sorusununki ise – daha az netti şimdi.

Sabah, masasında, ağdan yeni bir not vardı: “N.F. atölyede. Tuval gerdi, renk çalışıyor.”

Vahit notu okudu ve gülümsedi – küçük, ama gerçek. Nilgün Ferah: lisansı askıda, dosyası açık, dosyası izlemede – ve atölyesinde, tuvale renk sürüyor. Bir direniş bildirgesi değildi bu; yalnızca yapılması gereken şeydi: sabah yapılan şey; alışkanlık; meslek; yaşam. Mehmet’in sorusunun cevabı değildi. Cevaba benzemiyordu bile. Vahit yine de günün geri kalanını, o üç kelimeyi cebinde taşır gibi geçirdi: tuval gerdi, renk çalışıyor.

Dışarı çıktığında sabah daha yeni ağarıyordu; sokak lambaları hâlâ yanıktı – şafağa karşı inatla, her direkte aynı, onaylı turuncu. Vahit onların altından yürüdü; ışık omuzlarına düşüp kalktı, düşüp kalktı – sayım yapar gibi. Vahit saymadı.

Ara-Belge VI
[başlıksız; el baskısı; kâğıt ince, mürekkep yer yer taşmış]

Herkesin elinde bir kutu olduğunu düşün. Kutunun içinde bir şey var. Sen kendi kutunun içini görüyorsun; başkasınınkini göremiyorsun. Kimse göremiyor. Bu bir ceza değil; kural bile değil. Yalnızca böyle.

İçindekine bir kelime veriyoruz: “böcek” diyelim. Sen “böcek” diyorsun, ben “böcek” diyorum; anlaşıyoruz. Ama anlaştığımız şey kelime – içindeki değil. Kelime, kutuların arasında gidip gelen bir kâğıt gibi; kâğıdın üstünde ne yazdığını ikimiz de okuyoruz, kâğıdın geldiği odayı ikimiz de görmüyoruz. (Bir önceki kopyada “görmüyoruz” yerine “bilmiyoruz” yazıyordu. Hangisi asıldır, bilmiyoruz.)

Bu benzetme bizim değil. Yüz yıl önce, başka bir ülkede, bir filozof kurdu. Adını yazmıyoruz; isimler taşıyanları yakar. Benzetme kimseyi yakmaz – benzetme herkesindir.

Bu içeriye bir ad verenler de olmuş: qualia. Adı unutun. İçeriyi unutmayın.

Şimdi düşün: biri sana geliyor ve diyor ki, “Ben senin kutunun içini ölçtüm.” Kırk iki kart gösteriyor; kırk iki kelimeni sayıyor; göz bebeğine bakıyor; bir sayı yazıyor. Sayı gerçek – sayılar hep gerçektir. Ama sayı, kutunun dışında olan şeylerin sayısı: sesinin, gözünün, elinin. Kutuya dokunmadı bile. Dokunamaz.

“Sapma” dedikleri şey budur: giremedikleri odaya uydurdukları kapı numarası. Kapı yok. Numara var. Ve numarası olan her şey, bir gün, dosyası olan bir şeydir.

Bundan şu çıkar, ve bu ağır bir şeydir, hafifletmeyeceğiz: hiçbirimiz hiçbirimizi tam anlamayacağız. Sen bu satırları okurken, yazanın anladığı şeyi anlamıyorsun. Bu metnin kendisi de bir kutudur.

Peki neden yazıyoruz?

Çünkü herkesin elinde bir kutu var, içinde bir şey, ve kimse başkasının kutusuna bakamaz. Ama biz yine de birbirimize böceğimizi anlatmaya devam ediyoruz. Bu yüzden yalnız değiliz – yalnız olduğumuzu bildiğimiz için, birbirimize anlatmaya devam ediyoruz.

Bu kopyayı sakla, ya da yak, ya da bir cebe bırak. Üçü de olur. Kâğıt, elden ele, kendi yolunu bulur.

EK (sonradan eklenmiştir)
Bazen bir mahkeme salonunda, bazen bir mutfak masasında, bazen bir gece yarısı, insanlar aynı şeyi ayrı ayrı buluyorlar. Bu bulma, öğretilmemiş, aktarılmamış, sadece var olan bir şeyi işaret ediyor. Sistem bunu ölçemez, çünkü ölçülemez olan, sayıya dönüştürülemeyen bir şey bu. Ama biz buna inanıyoruz – kanıt olmadan; sadece, aynı şeyi ayrı ayrı bulduğumuzu gördüğümüzde.

Bu kopya elden çoğaltılmıştır. Hatalar taşıyıcıya aittir.
Kaçıncı kopya olduğunu bilmiyoruz. Kimse bilmiyor. Sayının bilinmemesi, sayının olmadığı anlamına gelmez.

Yedinci Kitap: Olo

Bir şehirde, aynı günde, birbirini tanımayan insanlar bazen aynı soruyu sorar – farklı dillerde, farklı biçimlerde; aynı soru. Bunu kimse planlamaz, kimse fark etmez. Yalnızca olur; ve olduğunu görecek biri olmadığı için, olmamış gibidir.

Ama olmuştur.

O sabah, Dördüncü Bölge şubesinde, Selim Argun masasına oturduğunda üstünde bir zarf vardı: küçük, beyaz; isim yok, oda numarası yok – yalnızca masa numarası, el yazısıyla. Kimin bıraktığını bilmiyordu; panoya asılanlar bazen masalara düşerdi. Açtı.

İçinde iki katlanmış kâğıt vardı. Birincisi, daha önce hiç görmediği bir metin: küçük harfler, sade bir dil, başlıksız. “Herkesin elinde bir kutu olduğunu düşün.” Okudu. Bitirince başa döndü, bir kez daha okudu. Sonra masaya koydu, üstüne elini koydu, bekledi – ne beklediğini bilmeden.

İkinci kâğıt daha kısaydı; iki satır: “Herkesin kutusunun içinde bir şey var. Biz yine de anlatmaya devam ediyoruz.”

Selim iki satırı bir süre önünde tuttu. Sonra cebine uzandı: her gün taşıdığı, ince, kırılgan otobüs bileti – 14. Hat; yirmi yedi yıllık. Kâğıdın yanına koydu, ikisine baktı. Biri yazılı bir metindi; öbürü yazısız bir bilet. İkisi de taşınıyordu. İkisi de bir şeyi tutuyordu.

O akşam, evde, mutfak masasında, hayatında ilk kez yaptığı bir şeyi yaptı: bir metni eliyle kopyaladı. On yıldır imza doğrulayan, tarih eşleyen, nüsha sayan bir adam – şimdi, hiçbir kayıtta olmayan bir metnin nüshasını, kendi eliyle, çoğaltıyordu. Yavaş yazdı, dikkatli; yine de bir yerde duraksadı: “görmüyoruz” mu yazıyordu orada, “bilmiyoruz” mu – göz, akşam ışığında, emin olamadı. Kendi okuduğu gibi yazdı. Hata, artık, onundu; ve bu, tuhaf bir biçimde, bir imza gibi geldi ona – kimsenin doğrulayamayacağı türden.

Kopyayı katladı, ceketinin iç cebine koydu. Aslını çekmeceye, biletin yanına.


Aynı sabah, binanın dördüncü katında, Cemre Yalova masasına oturmuş, her sabah yaptığı ilk şeyi yapıyordu: ekranın köşesindeki, sistemin sağlıklı olduğunu söyleyen o küçük işarete bakmak – hep aynı yerde, hep yanık. Bakar, görür, güne başlardı; yirmi yıldır. Bunu bir ritüel saymazdı; ritüel, saymayanların kelimesiydi.

Şehrin aynı yakasında, yıllarca her gece içinden “altı buçuk” diye fısıldayarak uyumuş bir adam vardı. Cemre bunu bilmiyordu. Selim de Cemre’nin sabah işaretini bilmiyordu. İkisi bir kez, bir odada, bir masanın iki yanında oturmuştu; ikisi de, uzun süre, içerideki bir şeyin dışarıdakiyle örtüşmesine güvenmişti; ve ikisinde de o güven, aynı yıl, başka başka kapılardan çatlamıştı. Bu iki ritüeli yan yana koyacak kimse yoktu. Yan yana, yine de, duruyorlardı – bilinmeden var olan şeylerin durduğu yerde.

O sabah ekranda başka bir şey daha vardı: arşivin adı değişmişti. Gürültü Dosyası, bir gece, kimseye sorulmadan, Bekleyen Sinyaller Arşivi olmuştu. Cemre bu iki kelimeye uzun baktı. Kendi el yazısı, çantasındaki katlanmış kâğıtta duruyordu: sınıfı henüz mevcut olmayan bir sinyal. Aynı kelimeler; başka bir iç. Birinde bir insan vardı; öbüründe bir örtü. Cemre kâğıdı çantasından çıkarmadı; çıkarmaya gerek yoktu – nerede durduğunu bilmek yetiyordu.

Sonra, yirmi yılda ilk kez, listedeki ilk vakayı açtı ve numaranın arkasındakini soran bir sorgu yazdı – sistemin izin verdiği kadarıyla; izin vermediği yerde durarak. Sonuç ertesi güne kalacaktı. Cemre bekleyebilirdi. Beklemek, artık, ertelemek değildi.


Şehrin eski bölgesinde, dar sokakta, Belkıs Kıraç o sabah dolabını yeniden açmıştı – tutanaklar, karar yazıları, mektup müsveddeleri. Zarfı verdikten sonra, ilk kez, bu kâğıtları teker teker görmek istemişti: elle dokunmak, var olduklarını onaylamaktı; var olduklarını onaylamak, imha edilemeyeceklerini söylemekti.

Sonra Ahmet’in not defterini aldı – kutuların en altından. Sayfaları çevirdi; yazıyı tanıdı: sola eğik, cümle ortasında duraksamış gibi. Bir sayfada, hiçbir şeye bağlı görünmeyen küçük bir not: “Bir cihaz, içine giremediği şeyi ölçemez. Ama içine girememenin kendisi – bu da bir bilgi değil midir?”

Belkıs bu notu yıllar önce görmüş, geçmişti. Şimdi durdu. Ahmet soruyu mühendis olarak sormuştu – ölçülebilir dünyanın içinden. Ama soru, sorulmadan önce cevabını taşıyordu: içine girilemeyen şey, orada olmadığı anlamına gelmiyordu.

Defterle biraz daha oturdu; konuşmadan, sormadan. Ahmet çoktan gitmişti; sayfalar kalmıştı. Ve sayfalar yeterliydi. Yeterliydi, dedi kendi kendine.


Aynı gün, kenar mahallede, eski terzi dükkânının arka odasında, Ayhan makinenin başından kalkmıştı – küçük bir parça bozulmuştu; elle düzelirdi ama zaman isterdi. Otururken ellerine baktı: tırnak diplerinde o koyu iz – mürekkep; hep orada, gitmeyen, kalan.

Reha’ya yazmayı düşündü; yazmadı. Biraz daha bekledi – neyi beklediğini bilmeden; yalnızca o anın doğru an olmadığını duyarak. Bu duygunun gerçek mi, erteleme mi olduğunu ayırt edemedi – ve ayırt etmeye çalışmayı bıraktı. Bazı şeyler, zamanı gelince kendiliğinden olurdu; zorlanırsa kırılırdı.

Pencereden dışarı baktı. Sokak dardı; ama o gün güneş, tam karşı binadan yansıyarak geliyor, ıslak taşlara düşüyordu. Ve o yansımada, taşların yüzeyinde, Ayhan, daha önce hiç görmediği bir şey gördü: mürekkep gibi koyu, ama içinde bir parlaklık taşıyan – koyuyla parlağın aynı anda durduğu bir ton. Kırmızı değildi. Turuncu değildi. Mor değildi. Hepsinin sınırında, hiçbirinin içinde olmayan bir şey. Güneş öyle bir açıdaydı ki bu ton yalnızca o an, o yansımada vardı; bir adım atsa, kaybolurdu.

Atmadı. Baktı.

Birkaç saniye sonra bir bulut geçti; yansıma değişti; ton gitti.

Ayhan bir süre daha baktı – giden şeyin yerine: artık orada olmayan, ama bir anlığına gerçekten orada olmuş olana. İçinde garip bir doluluk duydu; adı olmayan türden: sevinç değil, hüzün değil – bir şeyin gerçekten var olduğunu ve sonra gittiğini görmüş olmanın verdiği o tuhaf netlik.

Sonra makineye döndü, parçayı düzeltti, çalışmaya devam etti.


Nilgün Ferah o sabah atölyesinde yeni tuvale başlamıştı. Lisansı hâlâ askıdaydı; malzemeleri izlemedeydi – ayda bir, bir görevli gelir, hangi boyaları aldığını, kaç tuval gerdiğini not ederdi. İlk aylarda bu ziyaretleri saatler öncesinden düşünürdü; artık düşünmüyordu. Alışmak değildi bu; önemsemeyi bırakmanın bir biçimiydi. İzleniyordu. İzlenmesine rağmen çalışıyordu. İkisi, aynı anda, gerçekti.

Yeni tuval farklıydı. Daha önce hiç yapmadığı bir şey deniyordu: önce bütün yüzeye düz bir gri sürdü – her yere eşit – ve kurumaya bıraktı. Gri, boyaların en “tarafsız” sayılanıydı; ama Nilgün gri sürerken, o grinin içinde yüzlerce şey gördü: soğuğa çalan, sıcağa çalan, maviye kayan, yeşile yaklaşan. “Gri” dediğin anda, kelime, çoktan birden fazla şeyin adıydı.

Üstüne, kuru fırçayla, ultramarin sürdü – aynı ton, aynı teknik; üç katın ilki. Ama bu kez mavi başkaydı: altındaki gri onu değiştiriyordu. Aynı tüpten çıkmıştı; burada, bu grinin üstünde, kendisinden farklıydı.

Durdu.

Her şey, içine konduğu şeye göre başkaydı. Rengi fon değiştirirdi; insanı koşullar. Mahkemede söylediğini düşündü – benim kafamın içine giremiyorsunuz. Doğruydu. Ama kafasının içindeki şey, dışarıya rağmen de değildi: dışarının içeri sızdığı yer, tam da içerinin kurulduğu yerdi. Fon, yalnız kısıtlamıyordu; var da ediyordu. Bu bir teslimiyet değildi. Yalnızca daha karışık bir gerçekti – ve karışık gerçekler, Nilgün’ün deneyiminde, basit yalanlardan iyiydi.

Fırçayı daldırdı; devam etti.


Öğleye doğru, şehrin öbür ucunda, Reha Argun küçük bir kafede oturuyordu; önünde çay, çayın yanında boş bir form. Formu delil deposundan almıştı – daha doğrusu üç ayrı bankodan sorup dördüncüsünde bulmuştu: “Delil Vasfı Sona Erecek Eşya Hakkında İade/İlgi Beyanı.” Formun var olması bile tuhaftı; ama sistemde her şeyin bir formu vardı – form olmayan şeyler yoktu; formu olmayan şeyler, olmayan şeylerdi.

Doldurdu. Talep konusu: iddianame ek-7 – bir portre; iki çocuk; otuz yıla yakın önce. Talep sahibinin sıfatı: 04 numaralı dosyada adı geçen birinci derece ilgili. Talep gerekçesi: burada durdu. Ne yazacaktı – bir sarı oda mı; bir kadın sesi mi; “kıpırdama, az kaldı” mı? Bunların hiçbiri bir formun diline çevrilemezdi. Sonunda şunu yazdı: “Söz konusu eserin konusu olduğuma dair kanaat.” Kanaat kelimesini bilerek seçti; yazarken, nedenini kimsenin bilemeyeceği bir biçimde, gülümsedi.

Bir alt satır: Talebinize dayanak belge.

Reha kalemi tuttu. Dayanak belge: yoktu. Beş yaşındaki bir çocuğun burnunda kalan bir oda kokusu, hiçbir dosyaya ek yapılamazdı. Yazdı: “Yoktur.”

Bankodaki görevli forma baktı; “Yoktur”da durdu. “Dayanak yoksa işleme alınmayabilir,” dedi – kötü niyetle değil; ezberle.

“Alınmayabilir,” dedi Reha. “Ama kayda geçer.”

Görevli omuz silkti, kaşeyi bastı. Form, sisteme girdi: bir adamın, kanıtlayamadığı bir içeriyi, devletin kendi kâğıdına, kendi eliyle yazdırması – ve kâğıdın bunu, fark etmeden, taşıması. Reha dışarı çıktığında hava açıktı. Telefonunu çıkardı, Ayhan’a yazdı: “bir dilekçe verdim. anlatırım.” Gönderdi. Cevap hemen gelmedi.


Öğleden sonra Vahit, ağdan üç ayrı haber aldı. Biri: “C.Y. – cevap yok. Arşivin adı değişti.” İkincisi: “S.A. – zarfı buldu. Masasında tuttu.” Üçüncüsü: “R.A. – delil deposuna dilekçe verdi. Konu: bir portre.” Üçü de kısa, olgusal, yorumsuz; ağın haberleri böyle gelirdi – yorum, taşıyıcının işi değildi.

Vahit üç haberi yan yana okudu. Bir rapor, cevapsız ama gönderilmiş. Bir kâğıt, atılmamış – masada, görünür. Bir dilekçe, dayanaksız ama kayıtta. Büyük şeyler değildi bunlar; hareketi değiştirmezdi, sistemi değiştirmezdi; yarın her şey aynı işlemeye devam edecekti. Ama olmuşlardı. Ve olmuş şeyler geri alınamazdı.

Ayhan, o akşam uğradığında, bir de bir renkten söz etti – sokak taşında, bir anlık. Tarif etmeye çalıştı; yarıda bıraktı. “Anlatamıyorum,” dedi. “Ama gördüm.” Vahit sormadı. “Gördüm” yeterliydi.

Mehmet’in sorusu geldi aklına – köşedeki soru. Cevabı hâlâ yoktu. Ama o gün, üç haber ve bir yarım tarif, soruyu bir anlığına başka türlü göstermişti: “işe yaramak”, belki, büyük bir sonuç demek değildi. Bir masada tutulan bir kâğıttı belki; kayda geçen bir “Yoktur”du; anlatılamayan ama görülen bir tondu. Küçük gerçekleşmeler. Vahit bunları saymadı – sayılmazlardı; zaten güçleri de oradaydı.


Akşamüstü, AKSD binasından çıkarken, Selim lobideki vitrinin önünde bir an durdu. 1. NESİL EŞLEŞTİRİCİ – KESİNLİĞİN BAŞLANGICI. Levha aynıydı; Selim değişmişti. Kesinliğin başlangıcı: sanki kesinlik bir yerde başlayıp bitebilirmiş gibi. Sanki bir araç, içine giremediği şeyi ölçtüğünü söyleyebilirmiş gibi. Camda, bir an, kendi yansımasını gördü – gri kıyafet, omuzda çanta; ve iç cebinde, camdan görünmeyen, elle yazılmış bir kâğıt. Yansıma bunu göstermiyordu. Yansımalar hiçbir zaman asıl şeyi göstermezdi; Selim buna artık üzülmüyordu.

Akşam annesine gidecekti – habersiz, her zamanki gibi. Ama bu kez sormak istediği soruyu biliyordu; ve soru, hiçbir arşivde yoktu.


Selim, annesinin kapısını çaldığında akşam olmuştu. Yine haber vermemişti – ama bu kez neden farklıydı: önceki gidişlerde habersizlik, annesinin hazırlanmaması içindi; bu kez, kendisinin hazırlanmaması için. Hazırlıklı sorular, bazen, hazırlıklı cevaplar alırdı. Hazırlıksız soru, daha gerçek bir yere değerdi belki.

Kapı açıldı; annesi şaşırdı, sonra gülümsedi – gecikmesiz, bu kez. Mutfağa geçtiler; çay kondu; kiremit kırmızısı örtü yerindeydi; duvardaki boş çerçeve boştu. Selim çerçeveye kısa bir an baktı; sonra annesine döndü.

“Sana bir şey sormak istiyorum,” dedi. “Babam okulda öğretmendi. Öğrencilerine ne anlatırdı?”

Annesi durdu. Bu soruyu beklemiyordu – belliydi: elindeki fincan bir an havada kaldı, sonra masaya indi.

“Neden soruyorsun bunu?”

“Çünkü başka her şeyi aradım,” dedi Selim. “Belgeleri, dosyaları, imzaları. Bir kısmını buldum; bir kısmını bulamadım. Ama nasıl bir adam olduğunu hiç sormadım sana. Sınıfta ne söylerdi; öğrencileri onu nasıl hatırlardı.”

Annesi uzun süre sessiz kaldı. Selim, beklediğini belli etmeden bekledi.

“Çok konuşurdu,” dedi annesi sonunda; sesi yumuşamıştı, başka bir zamana gitmiş gibi. “Durmadan soru sorardı çocuklara. Cevap verirdi, ama cevabın içinden yeni sorular çıkarırdı. Öğrenciler şikâyet ederdi bazen – ‘hiç düz cevap vermiyor’ diye. Ama mezun olduktan yıllar sonra dönüp gelirlerdi. ‘Hoca bize sormayı öğretti,’ derlerdi.” Durdu. “Bir keresinde eve geldi, çok heyecanlıydı. Derste bir çocuk sormuş: ‘Hocam, sizin gördüğünüz kırmızıyla benim gördüğüm kırmızı aynı mı?’ Bütün gün bunu düşünmüş. Akşam bana anlattı. ‘Ben bu soruyu kırk yaşında sormayı akıl edemedim,’ dedi. ‘Bu çocuk on üçünde sordu.'”

Selim’in içinde bir şey, çok sessizce, yerine oturdu. Yaşlı adamın kapıdaki sorusu; kendi verdiği kapak gibi cevap; ve babası – aynı soruyu bir çocuktan alıp bütün gün taşıyan adam. Aynı soru, kuşaklar arasında, el değiştirip duruyordu; ve her elde başka bir iş görüyordu.

Annesi devam etti: “Her şeyin ölçülebileceğine inanmazdı. ‘Bazı şeyler ölçülür,’ derdi, ‘bazıları anlatılır, bazıları sadece yaşanır.’ Çocukların bunu anlayıp anlamaması onu yormazdı. Yalnızca söylerdi.”

Selim çayını içti; sıcaktı. Dışarıdan, sokaktan, uzak bir ses geldi – kimin, belli değil; ama gerçek.

“Teşekkür ederim,” dedi.

Annesi başını salladı. Sonra ekledi: “Seni çok severdi. Bunu sormayacak mısın?”

“Biliyordum zaten.”

“Nereden biliyordun?”

Selim düşündü. “Bilmiyordum aslında. Ama öyle hissediyordum. Ve bu ikisi, sanırım, bazen aynı şey.”

Annesi gülümsedi – küçük, gerçek; hüzünlü ama hüzünden ibaret değil. “Baban da öyle derdi,” dedi.


Dönüş yolu üç aktarmaydı. Son otobüste, arka sıralarda, Selim cebinden kendi el yazısını çıkardı: dün gece kopyaladığı metin, katlı, köşeleri düzgün. Bir an elinde tuttu – ağırlığını değil; ağırlıksızlığını duyarak: bir kâğıt, bu kadar hafif, bu kadar kolay kaybolur bir şey. Sonra, ineceği duraktan bir önce, öndeki koltuğun file cebine, bir gazete parçasının yanına, yerleştirdi. Kimin bulacağını bilmiyordu. Bulanın okuyup okumayacağını; okursa ne anlayacağını; anlarsa ne yapacağını. Hiçbirini bilmiyordu, ve hiçbirini bilemeyecekti – kâğıt, ondan sonra, kendi yolculuğuna çıkıyordu, içinde Selim’in bir kelimelik belki-hatasıyla: artık kâğıdın bileceği iş.

Zil çaldı; Selim indi. Otobüs, ışıklı pencereleriyle, karanlığın içinde uzaklaştı – içinde bir kâğıt taşıdığından habersiz; yıllar önce, bir başka otobüsün, içinde bir kaşıntı taşıdığından habersiz olduğu gibi.


Gece, şehrin köşelerinde, ayrı odalar, ayrı ışıklar, ayrı sessizlikler.

Nilgün, atölyesinde, tuvale bakıyordu: altta gri, üstte üç kat mavi, içinde taşınan bir ışık. Bitmemişti; belki hiç bitmeyecekti – tuval, bir sonuçtan çok bir sürece benziyordu artık. Ve duvarın kenarında, iki çocuğun portresi bekliyordu. Bir yerlerde, bir kayıt sisteminde, o portreyi soran bir dilekçe de sırasını bekliyordu. Nilgün bunu bilmiyordu. Portre de.

Cemre, evinde, çantasındaki katlanmış kâğıdı düşündü: sınıfı henüz mevcut olmayan bir sinyal. Yarın ilk vakanın sorgusu dönecekti. Cevap yoktu henüz. Soru, artık, vardı; ve soru, kayıttan silinemeyecek biçimde onundu.

Belkıs, yatmadan önce, Ahmet’in defterini bir kez daha açtı – içine girememenin kendisi, bu da bir bilgi değil midir – kapadı, yerine koydu. Yarın da orada olacaktı. Her gün orada olacaktı; kendisi olmasa bile.

Ayhan, karanlık odada, uyanıktı. Tırnak diplerinden mürekkep kokusu geliyordu – o koku ona hep aynı şeyi söylerdi: bir şey yapılmıştır. Yapılmış şey var olmuştur. Var olmuş şey geri alınamaz. Telefonu titredi: Reha’dan. “bir dilekçe verdim. anlatırım.” Ayhan baktı; yazdı: “olur.” Bir kelimeydi; ama kapıların açılmaya başladığı türden bir kelime.

Vahit, sabaha karşı, masasında uyuyakalmıştı – kâğıtlar önünde, mürekkep izli parmaklar kapalı avuçlarda. Uykuya yenilen yorgunluk, onun için, emeğin kanıtıydı.

Selim, duraktan eve yürürken, başını kaldırdı. Gecenin o saatinde şehrin ışıkları göğü boyuyor, yıldızları örtüyordu; ama bir mavi vardı – ne gece mavisi ne gündüz mavisi; ikisinin arasında, bu kentin kendi mavisi. Bunu herkes görüyordu – bu sokakta yürüyen, bu şehirde yaşayan herkes. Ve herkes “mavi” diyordu; yalnızca bakıp geçiyordu. Ama içlerinde, her birinde, bu maviyle ne yaptıkları, onu neye bağladıkları, hangi eski akşamın yanına koydukları – bu, hiçbir zaman aynı olmayacaktı. Ve aynı olmayacak olması, mavinin durmasına engel değildi.


Bir laboratuvarda – bu şehrin çok dışında, başka bir ülkede, başka bir zamanda – beş kişi, gözün içindeki tek bir hücre türünün bir lazerle tek başına uyarılması sonucu, bir renk görmüştü. Doğada olmayan; hiçbir gökkuşağında, hiçbir boyada, hiçbir ekranda karşılığı bulunmayan bir ton. Bir ad koydular: Olo. Maviyle yeşilin arasında – ama ikisi de değil; hiçbir doğal ışığın oluşturamadığı; dalga boyu olmayan; spektrumun dışında.

O beş kişiden başka kimse Olo’yu görmedi. Beş kişinin onu birbiriyle paylaşması da mümkün değildi: tarif ettiklerinde ellerinde yalnızca eksiltmeler kalıyordu – yeşile benziyor ama yeşil değil; maviye yakın ama mavi değil; hiç görmediğiniz kadar doygun, ve “doygun” da yetmiyor. Olo, şu anda, yalnızca beş hafızanın içinde yaşıyordu. O beş kişi gittiğinde Olo da gidecekti – taşıyacak kimse kalmayacaktı; hiçbir belge, hiçbir kayıt, hiçbir kelime onu gerçekten aktaramazdı.

Sistem, Olo’yu sınıflandıramazdı. Kategorisi yoktu. Lisansı verilemezdi; sapması ölçülemezdi. Ne standart paletin içindeydi ne dışında – palet onu hiç içermemişti.

Ama beş insan onu görmüştü. Beş insan, kendi kafalarının içinde, kimsenin giremeyeceği o yerde, o rengi taşıyordu: tam, eksiksiz, canlı. Ve bu gerçeklik, doğrulanamaz olduğu için değil – doğrulanamaz olmasına rağmen, gerçekti.

Belki her qualia buydu. Belki herkesin içinde, o beş kişinin Olo’su gibi, hiçbir sistemin adlandıramadığı, hiçbir ölçümün ulaşamadığı, ama gerçek olan şeyler yaşıyordu – taşıyanla gelen, taşıyanla gidecek olan; aktarılamaz; doğrulanamaz; var.

Bu düşünce hem çok yalnızdı hem çok güzeldi. İkisi aynı anda; aynı gerçeğin iki yüzü.

Ve belki tam bu yüzden insanlar, birbirlerinin kutularına bakamadıklarını bile bile, anlatmaya devam ediyordu: resim yapıyor, birine “şu maviye bak” diyor, bir mahkeme salonunda kendi gerçeğini söylüyor, gece yarısı kâğıt basıyor, bir koltuk cebine katlanmış bir şey bırakıyor, dayanaksız bir dilekçe veriyor, yanlış bacak kaşındığında bile – defalarca yanlış, ve yine defalarca – yaklaşmaya çalışıyordu. Köprüler kuruluyordu: sallanan, eksik tahtalı, bazen çürüyen. Ama kuruluyordu. Ve belki köprüler geçilmek için değil, kurulmak içindi – çünkü karşıya uzanırken, uzanan elin kendisinde bir şey oluyordu: küçük, kimsenin ölçemeyeceği, geri alınamaz bir şey.

Selim sokakta yürüdü. Gökyüzü, mavisinde, durdu.

Sormak istediği asıl soru cevapsız kalmıştı – babasının gördüğü kırmızı, kendi gördüğü kırmızıyla aynı mıydı? Hiç bilemeyecekti. Annesi anlatmıştı – kendi kelimeleriyle, eksik ama gerçek; ve Selim tamamını alamamıştı, ama bir şey almıştı: taşıyabileceği kadar. Cebi, o gece, ilk kez, aldıklarından değil bıraktıklarından hafifti.

Bu yeterliydi. Bu gece için, yeterliydi.

    Undefined*

    bir a.i. roman denemesi * tanımlanmış ancak değer atanmamış değişken BÖLÜM BİR: GÜRÜLTÜSÜZ BİR GELİŞ1975–1980…