
Elektrikler, şarap açılmadan on dakika önce gitti; Halil buna sonradan kehanet diyecekti.
Poyraz akşamdan beri körfezi dövüyor, Alsancak’ın arka sokağındaki eski Levanten evin panjurlarını tek tek yokluyordu. Trafo patladığında Halil Doğancı şaşırmadı; altmış sekiz yıllık ömrünün on bir yazı Boğazköy’ün elektriksiz kazı evlerinde geçmişti, mum çekmecesinin yeri belliydi. Üç mum yaktı: birini kitaplığın önüne, birini otuz yıldır aynı oyunun sürdüğü satranç tahtasının başına, birini de raftaki alçı kopyanın — Hitit kralı İkinci Murşili’nin veba duasının — dibine. Alev, çiviyazısının oyuklarında titredi; üç bin yıllık yakarış bir an kımıldar gibi oldu.
Zil, dördüncü kibritte çaldı.
Cem Sayar kapıda duruyordu: sırılsıklam, kaşmir paltosunun omuzları koyulaşmış, elinde fiyonklu bir tek malt. Elli yaşını yeni devirmişti ama mum ışığı yüzündeki yorgunluğu saklamıyordu.
— Bütün mahalle karanlık, dedi içeri girerken. Medeniyet dediğin bir trafoya bakıyormuş, hocam.
— Mumların da bir medeniyeti var. Paltonu ver. Viskini de kaldır; bu akşam Urla konuşacak.
Çalışma odası, çeyrek asırdır değişmemişti: tavana kadar kitap, duvarda Boğazköy’ün Aslanlı Kapısı’nın önünde çekilmiş soluk bir ekip fotoğrafı — en arka sırada, yirmi beş yaşında, sırıtan bir Cem — ve pencerenin dibinde, taşları savaş yorgunu iki ordu gibi bekleyen satranç tahtası. Otuz yıldır tek bir oyun oynuyorlardı; yılda iki üç hamle, bazen bir yılda hiç. Skoru ikisi de bilmiyordu çünkü skor yoktu; oyun vardı sadece.
Halil mantarı çekti, iki kadehe koyu kırmızıyı bölüştürdü.
— Neye içiyoruz? diye sordu Cem, kadehi ışığa tutarak.
— Ayakta kalanlara.
Kadehler, mum alevinin üzerinde birbirine değdi.
Cem tahtaya eğildi, konumu okudu, sonra beş yıl önce bıraktığı yerden bir piyon sürdü.
— Hâlâ Sicilya’dayız demek.
— Sen hep Sicilya’daydın, Cem. Keskin, hırslı, merkezi küçümseyen. — Halil gülümseyerek atını geri çekti. — Ben de hep böyleydim: yavaş, sabırlı, sıkıcı.
— Sıkıcı ülkeler gibi.
— O lafa geleceğiz.
Cem’in bakışı rafta gezindi ve Kahire’den yıllar önce gelmiş bir kartpostalda durdu: lacivert ve altın, o çocuk yüzlü ölüm maskesi.
— Hâlâ o mu? En parlak dönemini Hititlere gömdün, ama duvarında Mısırlı bir çocuk duruyor.
— Çünkü o çocuk, benim bildiğim en iyi hikâye. — Halil kadehini tazeledi. — Sekiz dokuz yaşında tahta çıktı. On dokuzunda öldü. Yaşarken silik bir kraldı; ne fetih, ne büyük tapınak. Sonra bin dokuz yüz yirmi iki. Carter, Krallar Vadisi’nde merdiveni buluyor. Duvarda bir delik, delikten içeri bir mum uzatıyor — bizimki gibi bir mum, Cem — ve arkadaki adam dayanamayıp soruyor: bir şey görüyor musun? Carter’ın cevabı iki kelime: harika şeyler. Üç bin üç yüz yıl kimsenin dokunmadığı bir oda, mum ışığında altın gibi parlıyor. O gece, tarihin en silik firavunu dünyanın en ünlüsü oldu.
— Mezarı, hayatından iyi çalıştı yani.
— Mezarı, hayatından dürüsttü. — Halil’in sesi alçaldı. — Çünkü hazinenin arasında iki küçük tabut vardı. İçlerinde iki bebek: biri beş altı aylıkken, öbürü neredeyse doğuma yakın kaybedilmiş iki kız. İki bin onda DNA’larına bakıldı; babaları oydu. Anneleri de büyük olasılıkla karısı — ve aynı zamanda üvey ablası — Ankhesenamun. Akhenaton’la Nefertiti’nin üçüncü kızı. On üçünde gelin olmuş, kocası öldüğünde yirmi üç yirmi altısında duldu. Bebeklerin annesi olduğu anlaşılan bir mumya var, KV21A diye kodlanır; ama onun gerçekten Ankhesenamun olup olmadığını bugün bile kanıtlayamıyoruz. Kadının mezarını, ölüm tarihini, sonunu bilmiyoruz. Tarih ona bir cümle bile borçlu kalmış.
Cem şarabı ağzında gezdirdi, yuttu ve ilk taşı sürdü — tahtadakini değil, asıl oyununkini:
— On üçünde gelin. Üvey ağabeyiyle. Ve biz bu akşam buna arkeoloji diyoruz, hüzünle anıyoruz. Ama bugün mahallede biri kızını on üçünde everse, ertesi sabah kapıda hem polis hem linç kalabalığı olur. Söylesene hocam: ikiyüzlü olan kim — onlar mı, biz mi? Yoksa bütün bu sınırlar, her çağın kendi keyfine göre çizip bir sonrakinin sildiği çizgiler mi?
Halil acele etmedi. Kadehin ayağını mumun ışığında çevirdi.
— Sorunun yarısı haklı, o yüzden yarısını hemen teslim edeyim. Ankhesenamun’u kendi dünyasının içinde yargılamak anakronizm olur; ortalama ömrün otuz yıl olduğu, kız çocuğuna tek bir yaşam yolu tanınan bir dünyada o evlilik başka bir şeydi. Tarihçi yargılamaz. Ama sen tarihçilik yapmıyorsun, felsefe yapıyorsun: normlar değişiyorsa keyfîdir, diyorsun. İşte orası yanlış. Bazı kurallar saf uzlaşmadır — yolun sağından mı solundan mı gidileceği gibi; İngiltere’de tersini yaparlar, kimse günaha girmez. Bazılarıysa gerçek bir olgunun etrafına çizilir. Hız sınırı elli mi olsun altmış mı, tartışılır; ama bir sınır olması gerektiği modadan çıkmadı, fren mesafesinin fiziğinden çıktı. On sekiz çizgisi de öyle. Çizginin tam yeri uzlaşma; koruduğu şey değil. Ergen beyninin olgunlaşması, rıza diye bir şeyin mümkün olabilmesi için gereken asgari zemin, güç asimetrisi — ve en çıplağı, doğum masasının verisi: bugün, bu gece, dünyada on beş on dokuz yaş arası kızların önde gelen ölüm nedenlerinden biri hâlâ gebelik ve doğum. Bunlar toplumsal kurgu değil Cem, bunlar beden.
— Beden her çağda aynıydı ama.
— Aynıydı, ve Mısır deneyi bizim yerimize yaptı. Kuşaklar boyu kardeş evliliğiyle örselenmiş bir soy. Ergen yaşta gebelikler. Sonuç: iki ölü doğum ve on dokuzunda ölen, bacağı kırık, sıtmalı bir kral. O mezar bir hazine dairesi değil, bir deney raporu. Modernite o sınırı icat etmedi — ölçtü. Kölelik de öyle: neredeyse her antik toplumda vardı, bugün kınıyoruz. Bu ikiyüzlülük mü, yoksa öğrenmek mi? Geçmişin insanını suçlamadan, geçmişin dünyasına kötü diyebilirsin; “onun evliliği kendi çağında normaldi” ile “o çağ kız çocukları için bizimkinden kötüydü” cümleleri çelişmez. Buna çifte standart değil, bağlam denir.
Cem başını yana yatırdı, sonra kadehini hafifçe kaldırdı; alaycı ama neşeli bir selamdı bu.
— İlk raunt senin, hocam. Ama ısınıyordum.
Piyonuyla Halil’in piyonunu aldı, taşı avucunda tarttı, masanın kenarına dizdi. Dışarıda poyraz bir panjuru duvara çarptı; mumlar eğilip doğruldu.
— Madem ölçtük, dedi Cem, sesi bir perde inerek, o zaman söyle: ölçüm neden herkese uygulanmıyor? İki bin üç. Oscar töreni. Polanski’nin adı okunuyor — on üç yaşında bir çocuğa yaptığı mahkeme kaydında duran, ülkeden kaçmış bir adam — ve salon ayağa kalkıyor. Ayakta alkış, hocam. Hollywood’un vicdanı. Savile, İngiltere’de kırk yıl kraliyet madalyalarıyla gezdi, herkes biliyordu. Epstein iki bin sekizde ne ceza aldı, hatırlıyor musun? Kelepir bir anlaşma, gündüzleri ofisine gitme izni. Bu arada aynı ülkede, aynı maddenin yoksul hâli olan crack için, zenginlerin çektiği tozun yüz katı ceza kesiliyordu. Yüz katı! Sanatçı “kendini arıyor”, garibanın “sabıkası kabarıyor.” Ünlü rehabilitasyona girince kapak oluyor, işçi girince işten atılıyor. Ahlak dediğin şey, düşük profillilerin boynundaki tasma. Üretken olmayanın, güzel olmayanın, güçlü olmayanın. Yukarıya çıktıkça gevşiyor, en tepede tamamen çözülüyor.
— Gözlemine tek kelime itirazım yok. — Halil bunu o kadar sakin söyledi ki Cem bir an duraksadı. — Hatta ekleyeyim: bohem muafiyeti köklü bir kurumdur. Toplum sanatçıya ahlaki lisans verir, karşılığında eserini hasat eder. Ve magazin iki kez kazanır — önce aşırılığı parlatırken, sonra düşüşü linç ederken. Lisansı veren el, geri alırken de tiraj yapar. Bunların hepsi doğru, Cem. Ama şimdi sana bir soru: bu tabloya duyduğun öfke neye yaslanıyor?
— Nasıl yani?
— Öfkelisin, çünkü kural eşit uygulanmıyor. Yani bir norma yaslanıyorsun: eşitlik normuna. Normlar gerçekten sahte olsaydı, elitin muafiyeti skandal olmazdı — imrenilecek bir kurtuluş olurdu. “Şanslılar, kaçabiliyorlar” derdin, “ikiyüzlülük” demezdin. İkiyüzlülük suçlaması, ancak basacağı bir zemin varsa ayakta durur. Eşitsiz uygulama, normun sahteliğini kanıtlamaz; uygulayanın yozluğunu kanıtlar. Anatole France’ın o alayı vardır ya: yasa, görkemli eşitliğiyle, köprü altında uyumayı zengine de yoksula da yasaklar. France o cümleyi yasayı yıkmak için değil, yasayı kendi vaadine çağırmak için yazdı.
— Vaat, dedi Cem, kelimeyi tükürür gibi. Kim tutacak o vaadi? Hakem yok, hocam. Skoru tutan yok.
— Skor tutuluyor ama; yavaş tutuluyor. Bin dokuz yüz yetmiş yedide Polanski uçağa binip kaçabildi. İki bin yirmide Weinstein yirmi üç yıl yedi. Cosby düştü, R. Kelly düştü, Epstein’ın anlaşması bile sonunda söküldü — geç, eksik, çirkin bir adaletle, ama söküldü. Lisans iptal ediliyor, Cem. Ağır aksak, ama yönü belli. Ve uyuşturucudaki adaletsizliğin çözümü de garibana zulmü ağırlaştırmak değil; elite gösterilen muameleyi — sağlığı, mahremiyeti, hapis yerine tedaviyi — herkese indirmek. Portekiz bunu çeyrek asır önce yaptı, gökyüzü başına yıkılmadı. Aşağıya zulüm değil, yukarıya eşitleme. Ha, bir de şunu söyleyeyim, çünkü Oscar gecesi hep buraya gelir: iyi film, istismar hakkı satın almaz. Kurbanın acısı, failin yeteneğiyle ölçeklenmez. Öyle bir muhasebe defteri yok.
Cem cevap vermedi. Fili çıkardı, uzun çaprazı tuttu; agresif, güzel bir hamleydi. Halil dudak büktü, kale kanadını sağlamlaştırdı. Bir süre yalnızca yağmur konuştu.
— Doksan altı yazını hatırlıyor musun? dedi Halil, sesi yumuşayarak. Boğazköy. Jeneratör bozulmuştu, üç hafta gaz lambasıyla çalıştık. Sen tabletleri numaralarken uyuyakalmıştın, sabah yanağında çiviyazısı iziyle uyandın. Ekip sana bir hafta “yaşayan arşiv” dedi.
Cem güldü; bu gecenin ilk gerçek gülüşüydü, gözlerine kadar çıktı.
— Sen de o yaz bana demiştin ki: “Bu meslekte zengin olamazsın ama üç bin yıllık bir mektubu ilk okuyan insan olursun.” Sonra ben gittim, zengin oldum ve hiçbir şeyi ilk okuyan olmadım. — Gülüş yüzünden çekildi. — İstifa mektubum hâlâ duruyor mu?
— Duruyor. En parlak öğrencimin el yazısı diye saklıyorum. — Halil bir yudum aldı. — Gerçi sonra bir parlak öğrencim daha oldu. Aslı. Tanışmıştınız; dört yıl önce, şu yapay zekâ ve arkeoloji konferansında. Hatta işe de sen almıştın.
Kadeh, Cem’in dudağına giderken yarı yolda, bir saliseliğine durdu. Mum ışığında bunu ancak otuz yıldır aynı satranç oyununu oynadığın adam görebilirdi.
— Hatırlıyorum, dedi Cem. Parlak kızdı.
— Kızdı değil; kadın, ve hâlâ parlak. — Halil tahtaya eğildi, atını merkeze sürdü. — Neyse. Sıra sende. Hem tahtada hem masada.
✦ ✦ ✦
Cem kalktı; kadehini alıp pencereye yürüdü. Camda, mum ışığının çizdiği kendi hayaletiyle konuştu.
— O zaman sana gerçek tezimi söyleyeyim, hocam. Bu akşamki bütün gevezeliğin altındakini. — Nefes aldı. — Bireysel ahlak diye bir şey yok. Kimse vicdanla doğmuyor; toplum, sen daha sen olmadan seni yakalayıp kurallarını içine kazıyor — sorulmadan, istemeden, zorla. Peki o kurallar kimin işine yarıyor? Vasatın. Kalabalığın. Sayıca çok ama tek tek zayıf olanların. Bu düzen, güçlü ve zeki azınlığı zincirlemek için kurulmuş bir komplo. Bunu ben uydurmadım; iki bin dört yüz yıl önce Kallikles, Sokrates’in suratına söyledi: yasa, zayıfların güçlüye kurduğu tuzaktır; doğada büyük balık küçüğü yutar ve doğa buna adalet der. Nietzsche aynı şeyi rafine etti: sürü, kartala günahkâr dedi, çünkü kartaldan korkuyordu. Rand romanını yazdı: üretkenler asalak topluma küsüp greve gitti ve dünyanın motoru durdu. Vonnegut karikatürünü çizdi: güzellere maske, güçlülere pranga, zekilerin kulağına on saniyede bir düşünceyi bölen bir cızırtı. Harrison Bergeron’un ülkesi, eşitliğin cennetiydi. — Döndü; mum ışığı yüzünü ikiye bölüyordu. — Gerçek ezilenler senin garibanların değil, hocam. Gerçek ezilenler, düzenin bastırmak üzerine kurulduğu istisnai insanlar. Şirketime neden Physis adını verdim sanıyorsun? Doğa. Yasadan önce gelen, yasadan gerçek olan şey.
Halil uzun süre sessiz kaldı; sonra Cem’i şaşırtan bir şey yaptı: başını salladı.
— Tezinin bilimsel dayanağı bile var, biliyor musun? Boehm diye bir antropolog avcı-toplayıcıları taradı ve tam senin dediğini buldu: insan eşitlikçiliği, zayıfların koalisyonudur. Sürüde bir alfa özentisi yükseldi mi önce alay, sonra dışlama, gerekirse ok. Ters tahakküm hiyerarşisi. Türümüzün ilk anayasası buydu: hiçbirimiz, hepimizden güçlü olamaz. — Kadehini doldurdu. — Yani evet: düzen, güçlünün bastırılması üzerine kurulu. Buraya kadar yanındayım. Gariplik tek bir ayrımda çözülüyor ama: bastırılan şey üstünlük değil, tahakküm. Bugün kimse Bolt’un bacağına ağırlık bağlamıyor — stadyum dolduruyoruz adam için. Satranç dehasını lobotomiye değil, burs programına yolluyoruz. Yasak olan güç değil; gücün, başkasının boynuna geçirilmesi. Bergeron’un ülkesi distopya, çünkü bu ikisini karıştırıyor. Senin tırnak içindeki “adil”in de aynı karışıklık: adalet hiçbir zaman “herkes eşit kapasitede” demedi — “oyunun kuralları kimseye önceden ayarlı değil” dedi. Hızlı koşana ceza yok; rakibin bacağını kırana var.
— Kelime ayrımı bu.
— Öyle mi? O zaman kelimelerin en eskilerine gidelim. — Halil kitaplığa uzanmadı bile; ezbere söyledi. — İnsanlığın ilk büyük yazılı yasası: Hammurabi. Önsözündeki gerekçe tek cümledir: güçlü, zayıfı ezmesin diye. İlk kanunun ilk cümlesi bir itiraftır, Cem — yasanın kime karşı yazıldığının itirafı. Peki ilk yazılı hikâye? Gılgamış. Nasıl açılır? Uruk’un kralı azgındır, halkı tanrılara yakarır. Tanrıların cevabı ne ordudur ne yıldırım: Enkidu’yu yaratırlar — krala denk bir eş. İlk edebiyat, ilk tiran şikâyetidir; ve önerdiği ilk çözüm, gücün karşısına bir denge koymaktır. Deir el-Medine’yi de ekleyeyim: Krallar Vadisi’ni kazan işçi köyü, firavunun kendi mezarcıları. Tayınlar gecikince ne yaptılar? Bıraktılar, oturdular. Tarihin kayıtlı ilk grevi, senin Tutankamon’unun vadisinde yapıldı — ilk “hayır”, piramidin dibinden geldi. Çatalhöyük’te dokuz bin yıl önce binlerce insan yaşadı: tek bir saray yok. Evler eş, ocaklar eş, bin yıl boyunca. Senin “doğa” dediğin şeyin arkeolojik kaydı bu: türümüz, tahakküme direnerek insanlaştı.
— Toplum olarak, dedi Cem. Ben de onu diyorum zaten. Bütün bu kabuller insan olmaktan değil, toplum olmaktan. Ayrı şeyler.
— Değiller; bütün mesele bu. Toplum öncesi insan diye bir şey hiç var olmadı. Önce yalnız bireyler olup sonra masaya oturup sözleşme imzalamadık; sosyal primat olarak evrildik. Aristoteles’in zoon politikon’u şiir değil, biyolojidir. Ahlak bu yüzden dile benzer: hangi dili konuşacağın tamamen toplumsaldır ve tamamen zorladır — kimse sana Türkçeyi sordu mu? Ama dil kapasitesi türe içkindir; ve kimse “Türkçe bana dayatıldı” diye Türkçeye sahte demez. Gramer yerel, kapasite doğuştan. Ahlakta da öyle. Yale’de altı aylık bebeklere kukla oyunu izletiyorlar: bir kukla tepeye tırmanana yardım ediyor, öbürü aşağı itiyor. Bebekler — konuşamayan, kimsenin henüz hiçbir şey öğretemediği bebekler — ezici çoğunlukla yardım edene uzanıyor. De Waal’ın kapuçin maymunu, aynı iş için arkadaşına üzüm verilip kendisine salatalık uzatılınca, salatalığı deneycinin suratına fırlatıyor. Adalet öfkesi türümüzden yaşlı, Cem. Psikopati yüzde bir; ve o yüzde birin bunca kitaba, bunca filme konu olması bile kuralı kanıtlıyor — varsayılan donanımda empati devresi var ki istisnası bu kadar ilgi çekiyor. Toplumsuz insanın neye benzediğini de biliyoruz üstelik: vahşi çocuk vakaları. Hiçbirinden zincirinden boşanmış bir üstinsan çıkmadı. Dilsiz, iki büklüm birer enkaz çıktı. Toplum, doğana giydirilmiş deli gömleği değil; doğanın nefes alabildiği tek yer.
Cem pencereden döndü; sesine ilk kez gerçek bir tırmalama girmişti.
— Empati devresi! O devre kabile sınırına kadar çalışır, hocam. Öteki söz konusu olunca şalter iner. Ruanda’da komşu komşuyu palayla doğradı — aynı kiliseye gittiği, düğününde oynadığı komşusunu. Neredeydi senin doğuştan gramerin?
— Oradaydı; menzili kısaydı. — Halil bunu, kabullenmenin bütün ağırlığıyla söyledi. — Haklısın: devre var ama fabrika ayarı dar. Klanı kapsar, yabancıyı zor. Medeniyet dediğimiz şey tam olarak o menzili uzatma teknolojisidir — yazı, hukuk, ticaret, din; senin dilinle söyleyeyim: protokoller. Ötekini “biz”in içine alan yamalar. Ruanda’ya birazdan döneceğiz, çünkü orada senin cilanı delen bir ayrıntı var. Ama önce şu “ezilen güçlüler” tablosunu bitirelim. Etrafına bak, Cem: bu düzen yüksek zihni mi eziyor? Tarihte hiçbir sistem zekâyı bu kadar ödüllendirmedi. Meritokrasi dediğin şey, IQ’yu para ve statüye çeviren bir makine — ve o makinenin sahiplerinden biri şu an karşımda oturuyor, bileğinde benim iki yıllık emekli maaşım eden bir saatle. Kas gücünü değersizleştiren de ahlak vaazı olmadı; traktör oldu, tüfek oldu. Rahip değil, teknoloji.
— Parayı karıştırma. Para yapay bir güç; ben doğal güçten söz ediyorum. Parayı parantez içine al, tabloya öyle bak—
— Alamam, çünkü para tam da gücün pilidir. Zihin patente çevrilir, patent sermayeye, sermaye iktidara. Parayı paranteze almak, golleri saymadan maçın “gerçek” galibini aramaktır. — Halil bir an durdu; sonra daha yumuşak ekledi: — Ama tezinin içinde haklı bir damar var, teslim edeyim. Standart kurumlar — okul, sınav, bürokrasi, o sevdiğiniz açık ofisler — aykırı ve vahşi zihinleri sahiden törpülüyor. Foucault buna uysal beden imalatı derdi ve yanılmıyordu. Yalnız ilacı, güçlüye muafiyet değil; sisteme çoğulculuk. Dehaya ayrıcalık değil, dehaya nefes.
— Nefes. — Cem kelimeyi kadehinde çalkaladı. — Peki güçlü neden razı olsun buna? Neden nefesle yetinsin?
— Çünkü en güçlü adam da uyur, Cem. Hobbes’un bütün binası bu tek gözlemin üstünde durur: uyursun, hastalanırsın, yaşlanırsın — ve en zayıf ikimiz el verirsek, en güçlü seni uykunda hallederiz. Rawls bunu zarafete çevirdi: hangi bedenle, hangi beyinle, hangi kapının ardında doğacağını bilmeden kural seçseydin, hangilerini seçerdin? Zayıfı koruyanları. Çünkü herkes hayata zayıf başlar ve zayıf bitirir; bebeklik kimseyi atlamadı, yaşlılık kimseyi atlamayacak. Zayıfı koruyan norm, kendi gelecekteki hâllerine kestiğin sigorta poliçesidir. Deha da bu poliçenin müşterisidir üstelik: doğa durumundaki Einstein, sıska ve ölü bir adamdır — fikrini yazacak kâğıdı, tartışacak dergisi, koruyacak hukuku olmayan bir adam. Bin dokuz yüz otuz üçte Almanya’ya “güçlüyü sürü ahlakından kurtaracağız” diyen bir rejim geldi; ilk işi kendi Einstein’larını ihraç etmek oldu. Ve dâhiler nereye kaçtı? Sıkıcı, kurallı, eşitlikçi ülkelere. Bugün de öyledir: yetenek göçü hep aynı yöne akar — hep o sıkıcı hukuk devletlerine. Güçlünün ayaklarıyla verdiği oy, senin tezinin aleyhine, Cem.
— Gidiyorlar çünkü sürü kazandı. İnsan kazananın düzenine göçer, doğru olana değil.
— Ah. — Halil’in gözlerinde, kırk yıl önce amfileri yakan ışık çaktı. — İşte Sokrates’in tuzağına bastın; Kallikles’e kurduğunun aynısına. Madem doğanın yasası güçlünün hükmetmesi — söyle bana: örgütlü çoğunluk, tek tek herkesten güçlü değil mi? O hâlde senin nomos dediğin şey, doğanın ta kendisinin zaferidir. Zayıflar koalisyonu, güç oyununu güçlüden iyi oynadı; hepsi bu. Güçlünün hakkı doktrini, kendi ölçütüyle koalisyona kaybediyor. Bir şey daha: az önce “gerçek ezilenler” dedin. Ezilen — ahlaki bir kelimedir bu, Cem. Değerden arındırılmış saf güç dünyasında güçlünün kaybetmesi ezilmek değildir; sadece kaybetmektir ve şikâyet edecek zemin yoktur. Nietzsche bunu biliyordu, o yüzden tutarlıydı: köle ahlakına asla adaletsiz demedi — zekice dedi ve tiksindi. Sense bütün gece ahlakı ahlaki öfkeyle suçluyorsun. Saatlerdir adalet adına adalete kızıyorsun. Bu bir açık değil, bir veri: o öfkenin kaynağı, bastırmayı bir türlü beceremediğin doğuştan adalet duygun.
Kadeh mermer sehpaya sert indi; kırılmadı, ama şarap kenarından taştı ve mum ışığında siyah bir damla hâlinde süzüldü.
— Kelime oyunları! — Cem’in sesi ilk kez yükselmişti. — Amfideki gibi. Köşeye sıkıştır, alkışı topla. Kırk yıldır aynı numara, hoca.
Pencereye döndü; yağmur camı dövüyordu. Halil taşan şarabı avucuyla sildi ve bir şey söylemedi. Sehpada, yarısına kadar okunmuş bir Fransız roman duruyordu; kapağında yorgun, öfkeli bir yüz.
— Bak, dedi sonunda; sesi közlenmiş, alevi alınmıştı. Senin tezini benden çok daha iyi savunan biri vardı. Raskolnikov. Olağanüstü insana izin vardır, dedi — ve teoremini bir baltayla test etti. Dostoyevski o romanı tezin reddiyesi olarak yazmadı; çöküşünün tutanağı olarak yazdı. O tez hep içeriden çöker, Cem. — Sehpadaki romanı işaret etti. — Şu Fransız kadın da aynı otopsiyi bizim çağa yaptı: rock yıldızı lisansı. O muhteşem serbestliğin faturasını kimin ödediği. Senin kuşağının efsaneleri kimin sırtından efsaneydi, onu yazıyor.
— Kitaplar. — Cem dönmedi. — Sizde her şeyin bir kitabı var, hocam. Raflarınız dolu, uykularınız rahat.
Sesindeki şey öfke değildi artık; daha eski, daha yorgun bir şeydi. Geri geldi, oturdu; bu kez şişeyi kendi aldı, kendi doldurdu.
— O zaman sana rafsız bir soru. — Sesi alçalmıştı; pazarlık masasından değil, uçurum kenarından konuşuyordu. — Diyelim ki haklısın. Gramer doğuştan, bebekler adil, maymunlar filozof. Peki bütün bu düzen — şu mumların aydınlattığı her şey — ne kadar dayanır? Bir hafta elektrik gitse. Üç gün marketler boş kalsa. Weimar’ı hatırla: en eğitimli, en felsefeli, en Beethoven’lı halk — on yılda nereye vardı? Sineklerin Tanrısı’nı çocuklara boşuna mı okutuyorlar? Zimbardo sıradan öğrencileri gardiyan yaptı, altı günde sadist kesildiler. Kitty Genovese sokak ortasında bıçaklandı; otuz sekiz komşu perde aralığından seyretti, kimse kılını kıpırdatmadı. Cila, hocam. — Parmağıyla mum alevini gösterdi. — Uygarlık dediğin, şunun kadar ince bir cila. Ben o cilanın altını gördüm. Sorum şu: insanlık daha ne kadar bu pamuk ipliğini koparmadan yürüyebilecek?
Halil uzun süre cevap vermedi. Sonra tuhaf bir şey sordu:
— Üç örnek verdin. Üçünü nereden biliyorsun?
— Nasıl yani? Bunları herkes bilir.
— İşte mesele o: herkes bilir — ve üçü de çürüktür. — Parmaklarını tek tek açtı. — Zimbardo’nun arşiv kayıtları açıldı, Cem: gardiyanlar kendiliğinden sadistleşmedi; araştırma ekibi onlara sert olmaları için bizzat talimat verdi, yumuşayanları ikna etti. O deney insan doğasını değil, yönetmenin elini gösterdi. Genovese: o otuz sekiz sayısını gazete uydurdu. Komşular polisi aradı; bir kadın — adı Sophia’ydı — gecenin ortasında sokağa koştu ve Kitty son nefesini kayıtsız bir kalabalığın önünde değil, ona sarılan bir komşunun kollarında verdi. Hikâyenin gerçeği kayıtsızlık değildi; kayıtsızlık efsanesinin nasıl imal edildiğiydi. Golding’e gelince — o bir roman. Ama gerçeği bir kez, bir tek kez yaşandı. Bin dokuz yüz altmış beş: Tonga’dan altı yatılı okul kaçağı, çaldıkları tekneyle fırtınaya yakalanıp Ata adasına vurdu. On beş ay, Cem. On beş ay ıssız kayalıkta — ve Golding’in senaryosunun tam tersini oynadılar. Ateşi bir kez yaktılar, on beş ay boyunca hiç söndürmediler. Nöbetleşe bahçe suladılar. İçlerinden biri düşüp bacağını kırdığında atel yapıp iyileşene kadar payına düşen işi bölüştüler. Kavga çıktığında kuralları vardı: adanın iki ucuna ayrıl, sakinleş, dön, özür dile. Bulunduklarında altısı da sağlıklıydı — kırık bacak bile düzgün kaynamıştı. Tek fiili deneme, romanı yalanladı. Blitz’i de ekle: Londra bombalanırken yetkililer psikiyatri koğuşlarının dolmasını bekliyordu; başvurular düştü. Deprem yağması diye duyduklarının çoğu söylenti çıkar; kürek taşıyan yabancılar gerçek çıkar. Afet sosyolojisinin en sağlam bulgusudur: duvarlar gerçekten yıkıldığında insanların çoğu Hobbes’a değil, komşuya benzer. Bir de şunu bil: “cila” kelimesini bilime sokan adam — de Waal, şu salatalığı fırlatan maymunun sahibi — kelimeyi çürütmek için icat etti. Ahlak vernik değildir, dedi; kerestenin kendisidir. Kariyerini bunu göstermeye harcadı.
— İstatistik, dedi Cem. Kâğıt üstünde herkes kahramandır.
Halil ona baktı. Uzun, tartılmış bir bakıştı; bir sonraki cümlenin bütün ağırlığını önceden taşıyordu.
— İki bin yirmi. Otuz Ekim. Bayraklı.
Oda sessizleşti. Poyraz bile bir an durmuş gibiydi.
— Sen oradaydın, Cem.
Cem’in çenesinde bir kas oynadı.
— Ofis yakındı. Herkes koştu, ben de—
— Sen enkaza ilk koşanlardandın. — Halil’in sesi mahkeme sesi değildi; mezar başı sesiydi. — Yan sokaktaki apartman çökmüştü. Dört saat kazdın. Kravatını çıkarıp bir kadının bacağına turnike yaptın. Bunu bana sen anlatmadın, Cem; hastanede o kadının başında bekleyen oğlu anlattı — çocuk benim öğrencimdi, telefonundan fotoğrafını gösterdi. “Bu adamı bulun,” dedi, “teşekkür bile edemedik.”
— Adrenalin. Herkes yapardı.
— Adrenalin kaçmaya da yeterdi. Sen kazdın. — Halil öne eğildi. — Felsefen o gün seni yalanladı, Cem. Toz bulutunun içinde, cila dediğin her şey çözülmüşken, kimse kimseyi tanımaz, kimse kimseye hesap vermezken — senin ellerin Kallikles okumamıştı. Kazdılar.
Cem ellerine baktı; mum ışığında, avuçlarında altı yıl önceki sıyrıkları arar gibi. Bir şey söyleyecek oldu, söylemedi. Şarabından büyük bir yudum aldı; yutkunması, bir kapının kapanışı gibi duyuldu.
— Bir enkaz, dedi sonunda, istatistik değildir. — Sesi toparlanmıştı ama rengi değişmişti; karanlığı artık ödünç değil, kendi malıydı. — Ve komşuya koşmak için önce komşunun kim olduğunu bilmen gerekir. Peki ya biri sana komşunun düşman olduğunu her gün, her saat fısıldarsa? Ruanda’ya dönelim demiştin — dönelim. Pala bin yıldır oradaydı, hocam. Komşuluk da bin yıldır oradaydı. Yeni olan neydi? Radyo. Bin Tepe Radyosu aylarca “hamamböcekleri” diye yayın yaptı ve senin empati devrenin şalterini mahalle mahalle, isim isim indirdi. Yugoslavya’da bıçaklardan önce on yıl televizyon çalıştı; sonra bir sabah, düğününde oynadığın adam kapına dayandı. — Kadehi bıraktı; elleri serbest kalmıştı ve konuşurken havayı kesiyordu. — Biz ne yaptık peki? Her cebe bir radyo koyduk. Ben koydum, hocam, bizzat ben. Yedi milyar vericili bir Bin Tepe. Öfkeyi ölçüp öfkeyi büyüten akışlar — sektörümün gelir modeli bu. Bir de düğme meselesi var tabii. Altmış iki: Küba açıklarında bir Rus denizaltısı, üç subaydan ikisi nükleer torpidoyu ateşlemekten yana; üçüncüsü — Arhipov — tek başına hayır diyor. Seksen üç: bir albay, Petrov, ekranında beş Amerikan füzesi görüyor ve “sistem hatasıdır” deyip yukarı bildirmiyor. İki kez, hocam. İki kez her şey tek bir adamın şüphesine asılı kaldı. Bu düzen miydi, şans mıydı? Oxford’da adamın biri oturmuş ciddi ciddi hesaplamış: bu yüzyıl içinde topyekûn kopuş ihtimali altıda bir. Rus ruleti oranı. Ve listesinin tepesindeki en kalın tehlike teli nereden geçiyor biliyor musun? Benim fabrikamdan. Physis’in sunucularından. — Acı bir şey, gülümsemesine sızdı. — Ben geceleri altıda birle uyuyorum, hocam. Sen raflarınla uyuyorsun.
Halil bunu tartıya koydu; hafifletmeye kalkmadı.
— Sana yalan söylemeyeceğim. O iki gecenin bir kısmı düpedüz şanstı ve “ip şimdiye dek kopmadı” cümlemizin içinde şansın payı var. O hesabı yapan adamı ciddiye alıyorum; garanti içeren tek bir cümle kurmayacağım bu gece. — Bir soluk. — Ama metaforunu düzelteceğim, çünkü ipin neyden örüldüğünü yanlış biliyorsun. İnce olan şey vicdan değil — vicdanı az önce enkazda gördük, kalın. İnce olan şey koordinasyon. Düzen dediğin, herkesin herkes hakkındaki beklentisidir; ve beklenti, vicdandan farklı olarak, günler içinde çığ gibi devrilebilir. Bunun matematiğini en iyi kuran adam bir Türk üstelik: Timur Kuran. Tercih çarpıtması: insanlar gerçek kanaatlerini gizler, bu yüzden rejimler olduklarından sağlam görünür; sonra tek bir kıvılcım, herkese herkesin kendisi gibi düşündüğünü gösterir ve yapı bir haftada buharlaşır. Weimar öyle gitti. Senin radyon, o çığın hoparlörü — orada da haklısın. Ama aynı matematik ters yöne de işler; umudun mühendisliği tam burada. Seksen dokuzda Duvar tek kurşun atılmadan devrildi — çünkü korku da bir çarpıtma dengesiydi ve o da çığla gitti.
— Duvarlar yeniden örülüyor ama. — Cem başını salladı. — Ve söylesene: yarın bir doğum krizi patlasa, “nüfus çöküyor” manşetleri atılsa, o çok övdüğün kadın hakları kaç hafta dayanır? Kadınları makineye çevirecek kararname çoktan bir çekmecede bekliyordur bence.
— Denendi, Cem. O kararname çekmecede değil; tarih kitabında, üstünde numarasıyla duruyor: yedi yüz yetmiş. Çavuşesku, altmış altıda kürtajı ve doğum kontrolünü yasakladı; kadın bedenini beş yıllık plana bağladı, fabrikalarda kadınların takvimini devlet doktoruna denetletti. Sonuç? Dolup taşan yetimhaneler, merdiven altında ölen anneler, bir nesil süren toplumsal enkaz — ve nüfus hedefi bile tutmadı. İnsanları makineye çevirmeye kalkan rejimin kendisi çöktü: balkonda yuhalanmasıyla kurşuna dizilmesi arasında dört gün var, Cem. Dört gün. Tiranlık da bir çarpıtma dengesidir; aynı çığ onu da yer. — Halil sesini indirdi. — Şimdi asıl söyleyeceğim şeye gel. İp kendiliğinden incelmez; kesilir. Ve kesenlerin en sevdiği bıçak, bizzat senin cila teorindir. Her katliamın açılış cümlesi aynıdır: “Onların ahlakı maskedir; ilk fırsatta bize saldıracaklar; öyleyse önce biz.” Bin Tepe Radyosu’nun bütün yayın akışı, bu tek cümlenin çekimleridir. “İnsan insanın kurdudur” diyen adam komşusuna kurt gibi bakmaya başlar — ve kehanet kendini gerçekleştirir. Senin metaforun masum bir gözlem değil, Cem: yeterince insan inanırsa, ipe binen yükün ta kendisidir. İnsan doğası hakkındaki imgemiz kendini doğrular; hangi imgenin yük taşıyacağını seçebiliriz. Renan ulus için ne demişti: her gün yenilenen bir halkoylaması. Medeniyet de öyledir. İsim değil, fiildir; her sabah yeniden oylanır.
Ayağa kalktı, rafa gitti; alçı tableti iki avucuyla — bir kuş taşır gibi — alıp mumun yanına koydu.
— Sana bir çöküşün anatomisini anlatayım da döngüyü kapatalım; başladığımız mezardan çıkma bir hikâye bu. Kocası ölünce Ankhesenamun ne yaptı biliyor musun? Dünya tarihinin en umutsuz mektubunu yazdı. Hem de kime — Hitit kralına, düşmanına. Mektup Boğazköy arşivinden çıktı; ben o arşivin tozunu yuttum. Aşağı yukarı şöyle der: “Kocam öldü. Oğlum yok. Senin oğulların çokmuş diyorlar. Bana birini gönder, kocam olsun. Bir kulumu alıp koca yapmam asla. Korkuyorum.” Bir kraliçe, düşmanına “korkuyorum” diye yazıyor, Cem. Şuppiluliuma önce tuzak sandı — güven yoktu; işte kopan ilk tel. Aylar kaybetti, soruşturdu, sonunda oğlu Zannanza’yı yola çıkardı. Prens sınırda öldürüldü. Kimin öldürttüğünü bugün bile bilmiyoruz. Şuppiluliuma öfkeyle Mısır topraklarına yüklendi, zaferle ve esirlerle döndü — ve esirler vebayı getirdi. Veba önce onu aldı, sonra veliahtını. Taht, ikinci oğula, Murşili’ye kaldı. — Parmağı, çiviyazısının oyuklarında gezindi. — Şu tablet onun. Bir veba duası. Genç kral tanrılarına yalvarıyor: babamın günahı benim sırtıma yıkıldı; Hatti ülkesi ölüyor; ekini ekecek, ekmeği yapacak kimse kalmadı. Reddedilen bir güven, bir suikast, bir salgın — ve iki kuşak sonra Tunç Çağı’nın büyük fırtınası vurduğunda Hatti öyle eksiksiz silindi ki adı bile unutuldu. Üç bin yıl, Cem. Süper güçtü; Mısır’ın masadaki dengiydi. Ve Çorum’un köylüleri, altlarında dünya başkenti yattığını bilmeden üç bin yıl o tarlayı sürdü. Ben on bir yaz o toprağı elledim; unutulmuş bir süper gücün merdivenlerini süpürdüm.
— Sağ ol, dedi Cem sessizce. Tezimi benim yerime bitirdin.
— Hayır; yarısını bitirdim. Öbür yarısı şu: aynı fırtınada Mısır eğildi ama ayakta kaldı. Roma düştü — keşişler kopyaladı; bugün Platon okuyabiliyorsan, çöküşün ortasında mum ışığında harf çoğaltan adamlar sayesinde okuyorsun. İbn Haldun döngüyü altı yüz yıl önce çizdi: asabiyye gevşer, hanedan düşer — ama her düşüşte kitaplar başka bir kervana yüklendi. Kopuş hep oldu; yok oluş henüz hiç olmadı. Her kopan tel, bir yerde, bir tarihte, biri tarafından yeniden bağlandı. Bağlayanların kim olduğunu merak ediyorsan sana iki sahne vereyim. Leningrad, kırk ikinin kışı: kuşatma, kıtlık; insanlar duvar kâğıdının kolasını kaynatıp içiyor. Şehrin göbeğinde bir bina: Vavilov’un tohum enstitüsü, dünyanın ilk tohum bankası. Odalar ağzına kadar buğday, pirinç, patates dolu. Ve o odalarda nöbet tutan bilim insanları, yenilebilir çuvalların ortasında, açlıktan öldüler, Cem. Tek bir tane yemeden. Çünkü o tohumlar savaştan sonraki tarlalar içindi — ve ektiler; o koleksiyon savaştan sonra yarı kıtayı yeniden besledi. Cila, işte bu kalınlıkta. İkinci sahne: Saraybosna, doksan iki. Ekmek kuyruğuna havan düşüyor; yirmi iki ölü. Ertesi gün Smailović adında bir çellist smokinini giyiyor, kraterin başına bir tabure koyuyor ve Albinoni’nin Adagio’sunu çalıyor. Ertesi gün yine. Yirmi iki gün — her ölü için bir gün — keskin nişancı menzilinde, smokinle. Kuşatma dört yıl sürdü; şehir, senin on yıl çalışan televizyonuna rağmen, insan kalmaktan vazgeçti mi? Vazgeçmedi. — Halil tableti hafifçe Cem’e doğru çevirdi. — İp kopar. Ve örülür. Soru hiçbir zaman “kopacak mı” olmadı; soru, örme hızının kopma hızını geçip geçmediğidir. Ve o hız dışarıdan verili değildir, Cem. Teller birbirimiz hakkındaki beklentilerimizden örüldüğüne göre, senin taşıdığın inanç da tellerden biri. Benimki de.
Sessizlik bu kez uzun sürdü ve düşmanca değildi. Cem tablete bakıyordu; mum alevi çiviyazısının oyuklarında titriyor, üç bin yıllık yakarışı kımıldatıyordu. Yağmur hafiflemişti. Bir an — bir tek an — oda, iki eski dostun sabaha kadar oturup şişeyi bitireceği bir odaya benzedi.
Halil o anı seçti.
Tahtaya döndü ve vezirini, Cem’in filinin ağzına sürdü.
— Al.
Cem tahtaya baktı; kaşları çatıldı.
— Vezir mi? Bu intihar, hocam.
— Feda. Farkı birazdan anlayacaksın. — Halil kadehini kenara koydu. Sesindeki sıcaklık gitmemişti; ama altına çelik girmişti. — Bu gece sana bir sürü örnek anlattım. Şimdi sonuncusunu anlatacağım: bu gecenin kendisini. — Bir soluk. — Aslı geçen ay bana geldi, Cem.
Cem’in yüzü mum ışığında taş kesildi. Yalnızca kadehi tutan parmaklarının beyazladığı görüldü.
— Physis’ten neden ayrıldığını anlattı. Gerçek nedenini. Baş mimarını anlattı — şu senin “on yılda bir gelen” dâhini. Geç saate konan bir mimari toplantısını. Kilitlenen bir kapıyı. — Halil’in sesi düzdü; ayrıntıya girmiyordu, girmeyecekti de. Oda zaten anlamıştı. — Sonrasını da anlattı: hukuk departmanını, önüne sürülen çeki, imzalatılan susma kâğıdını. Bir de iç yazışmalarda bir not var, Cem. Başlığı: “yetenek riski yönetimi.” O notta Aslı’nın adı bir risk kalemi olarak geçiyor. Ve Aslı’dan önce iki kadın daha varmış. Dosyanın bir kopyası, şu saatte, bir gazetecinin masasında duruyor.
— Abartıyor. — Cem’in sesi mekanikti; bir yerden okur gibiydi. — Uzlaşma iki taraflıydı. Kendi imzaladı. Tazminat da—
— Cem.
— O adamın kafasındaki mimariyi sen anlayamazsın. — Şimdi hızlanmıştı; savunma değildi bu, ezberdi. — Öyle bir zihin on yılda bir gelir. Bin mühendise bedeldir. O giderse şirket iki yılda—
— Dur. — Halil bağırmadı; ama oda durdu. — Kendini duyuyor musun? Bergeron’un cızırtısı, Kallikles’in doğası, ezilen güçlüler… Cem, sen bu gece bana felsefe okumadın. Savunma dilekçeni okudun. Aylardır provasını yaptığın dilekçeyi. Kallikles senin filozofun değil, mazeretin. Polanski’ye ayağa kalkan salona kızmıyordun sen — o salonda kendine koltuk arıyordun. — Durdu; sonra daha yumuşak ve daha acımasız ekledi: — İşin kahredici yanı ne, biliyor musun? Argümanların iyiydi. Bu gece söylediklerin içinde cevabı hak etmeyen tek cümle yoktu. Mazeret olmaları onları çürütmez, Cem. Sadece seni açıklar.
Cem ayağa kalktı. Yavaşça. Ve konuştuğunda sesi yükselmemişti; alçalmıştı — bu, çok daha korkutucuydu.
— Dikkat et, hoca. — Kelimeler tek tek, cilalı, buz gibi. — O dosya yayınlanırsa avukatlarım o kızın on yılını yer. Mahkeme mahkeme süründürürüm; gazeteciyi de, gerekirse seni de. Neyle savaşacaksın benimle? Emekli maaşınla mı? Şu mumlarınla mı? Kiminle konuştuğunu unuttun galiba.
Halil kımıldamadı. Kadehini aldı, bir yudum içti, geri koydu.
— İşte, dedi. Sonunda çıplak. Physis’e hoş geldin.
Sonrası tek bir saniyeye sığdı. Cem’in kolu bir yay gibi boşaldı ve otuz yıllık oyunu masadan süpürdü; taşlar duvarlara, karanlığa saçıldı, Halil’in kadehi mermerde tuzla buz oldu, şarap mum ışığında yayıldı — taşa dökülmüş kan gibi, koyu ve yavaş. Cem tek adımda aradaki mesafeyi kapattı; yumruğunda Halil’in yakası, yüzü bir karış ötede, nefesi şarap ve öfke.
Halil kıpırdamadı. Gözlerini kaçırmadı. Ve neredeyse nazikçe:
— Vur, dedi. Hadi. Tezini tamamla.
Kapı çalındı.
İki kısa, telaşlı vuruş. Ve kapının ardından seksen yıllık, incecik bir ses:
— Halil Bey? Oğlum? Bir cam sesi geldi de… İyi misiniz? Torun elektriklerdendir diyor ama ben yine de…
Cem’in yumruğu, Halil’in yakasında, açıldı. Parmak parmak. Bir yay gibi değil; bir düğüm çözülür gibi.
Halil yakasını düzeltti, kapıya yürüdü, araladı. Koridorda alt kat komşusu Müzeyyen Hanım duruyordu: pijamasının üstüne hırka geçirmiş, arkasında telefon feneriyle mahmur bir torun.
— İyiyiz Müzeyyen Hanım, kusura bakmayın. Kadeh devirdik, sakarlık işte. Siz üşümeyin, çıkın yukarı.
— Aman iyi. Bir şey lazım olursa duvara vurun, e mi?
Kapı kapandı. Halil döndü. Cem odanın ortasında duruyordu — devrilmiş taşların, kırık camın, yayılmış şarabın ortasında — ve elleri titriyordu.
— Gördün mü? dedi Halil sessizce. Nomos kapıyı çaldı. Seksen yaşında ve pijamalı. Boehm’in koalisyonu, Cem: ok değil artık — bir fener ışığı ve “bir şey lazımsa duvara vurun.” Bütün gece aradığın o büyük, korkunç bastırma aygıtı bu işte. Hepsi bu.
Cem koltuğa değil, koltuğun kenarına çöktü; enkazdan çıkarılmış bir adam gibi. Ellerine bakıyordu — bu gece ikinci kez.
— Yüzündekinin adını söyleyeyim mi? — Halil bir sandalye çekip karşısına oturdu; sesinde zafer yoktu, yorgun bir şefkat vardı yalnızca. — Utanç. İyi haber şu: psikopat değilsin. O devre sende de var, hem de sağlam — enkazda gördüm, şimdi de görüyorum. Kötü haber: artık mazeretin de yok.
Uzun bir sessizlik oldu. Mumlardan biri dibine inmiş, ışık daralmıştı.
— Yarın sabah dokuzda, dedi Halil, Aslı’nın avukatı şirketini arayacak. İstekleri belli: o adamın işine son. Üç kadın için de bağımsız soruşturma. İmzalattığın kâğıtların iptali. Gerisini avukatlar konuşur. Yapmazsan, dosya çarşamba günü yayında. — Öne eğildi. — Ve hayır, bu şantaj değil, Cem. Bu, sana bu gece anlattığım her şeyin faturası. Rawls’un peçesini hediye ediyorum sana: yarın sabah karar verirken, o kilitli kapının hangi tarafında doğacağını bilmediğini varsay. Baş mimarın tarafında mı, Aslı’nın tarafında mı. Kararını öyle ver.
Cem uzun süre konuşmadı. Konuştuğunda sesi kısıktı ve kimseye — belki kendine — söylüyordu:
— Enkazda kazmak kolaymış meğer. — Bir soluk. — Zor olan, taşı kendi elinle koyduysan kaldırmak.
Ayağa kalktı, paltosunu aldı. Kapıda durdu; dönmeden sordu:
— Neden böyle yaptın? Yemek, şarap, Hititler, satranç… Dosyayı avukata verip yollasaydın, biterdi. Daha kolaydı.
— Daha kolaydı, dedi Halil. Ama ip öyle örülmüyor. Mahkeme de düğüm atar, sofra da. Ben bu gece bir düğüm attım, Cem. Tutup tutmaması senin elinde.
Kapı kapandı. Merdivende adımlar; sonra sokak kapısı; sonra yağmurun son çisentisi içinde uzaklaşan bir motor sesi.
Halil bir süre kımıldamadan durdu. Sonra eğildi ve taşları toplamaya başladı: tek tek, karanlıktan, şarabın içinden. Feda edilmiş beyaz veziri mermerden alıp özenle sildi. Tahtayı yeniden kurdu; konumu hafızasından, hamle hamle dizdi. En sona iki şahı bıraktı.
İkisini de dik koydu. Oyun bitmemişti.
Pencereyi açtı. Yağmur dinmiş, poyraz imbata dönmüştü; sokak ıslak asfalt ve deniz kokuyordu. Aşağıda bir çöp kamyonu homurdanarak köşeyi aldı; iki sokak ötedeki fırın, ilk tepsinin kokusunu bırakmıştı bile. Günlük halkoylaması sandıklarını açıyordu.
Ve elektrik geldi. Buzdolabı mutfakta homurdandı, sokak lambaları sıra sıra göz kırptı, apartman pencereleri birer birer sarardı; üst kattan Müzeyyen Hanım’ın televizyonunun boğuk sesi süzüldü.
Halil son muma eğildi ve üfledi.
Duman bir iplik gibi inceldi, koptu, dağıldı.
Ama oda aydınlıktı artık.
— Örgü, dedi kimseye. Kopma hızını geçtiği sürece.
✦